Hayal Gün

‘I have in me all the dreams of the world.’

_MG_5088

Lao Tzu okumaya başladım geçen hafta, ‘Kırıl ki bütün olasın, Bükül ki düzel, boşal ki dolu olasın. Tüken ki yenilen‘ diyor.Aklımdakileri boşaltmadan elimdeki asıl işim olan doktora tezim için bütün olamayacağımı anlattı bana bu cümleler. Bu yüzden çalışmaktan başımı kaldıramasam da eylülden bu yana aklımda olan bu yazıya başlamaya karar verdim.  Biliyorum burası kitap blogu ve bu yüzden takip edenler var; ama sadece bu seferlik beni affedin olur mu? Aslında bir çok kere niyetlendim yazmaya, İzmir’de, Belçika’da, tatil ve doktora çalışmaları arasında hep bir cümle yazdım kaldı, dedim ki hakkını veremem, baştan savma olur, aklımda başka konular varken yapamam. Ama şu an, evlendiğimiz günü ve öncesini yazmak, her ne kadar tam ayrıntısıyla yazamasam, yazabilecek olsam bile kelimelerimin asla yetmeyeceği şeyleri en azından not düşmek istedim. Böylece aklımdaki, sürekli olagelen unutma korkusunu boşaltıp tezime geri döneceğim.Bu kadar bloga uygun edebi giriş fazla bile.Hem Kendin Yap düğün düzenlemek isteyen hem de fikir olsun diye ilham arayan kişilere yardımcı olabilir umuduyla rahat ve sıcacık geçen, “gördüğüm en güzel düğündü”cümlesini duydukça mutluluğumuza mutluluk katan güne nasıl hazırlandığımızı yazmak asıl amacım. Do It Yourself Wedding son yıllarda oldukça yaygın gibi, gerçi böyle bir akım olsa da olmasa da makasa, ipe dokunmadığım, Adobe Illustrator’ın bilgisayarımı zorlaya zorlaya çalışmadığı, fikrim olmayan herhangi bir şeyin süs diye konulduğu bir şey istemezdim o gün. Öncelikle yeri anlatacağım. Öyle bir yer ki düşününce yüzüme hafif bir rüzgar esiyor, çocukluğum, yazlarım, okuduğum kitaplar, yüzmeyi öğrenişim, yosun kokusu ve her yerime yapıştığı için rahatsız eden kum tanelerini hissediyorum, bir de tuzu; ama en çok babamı gazete okurken, kendimi de yanımızda bahçeden toplayıp getirdiğimiz taze şeftalilerle gölge ararken anımsıyorum. Pamucak’tayız. Yüzlerce kere yanından geçtiğimiz o eski restoran geliyor aklıma ilk olarak. Burası ahşap detayları, rustik görünüşüyle denize bakan harika bir yer, iki tarafı bungalovlarla çevrili, kumsalın ortasında  ve palmiyeler arasında. Her şeyi sade ama özenli kendimiz hazırlayacağız. Zaten mekanın manzarası, ahşap detayları kendi başına yetiyor de artıyor. İlk fikirler ise şöyle; ikimizin de en sevdiği mevsim sonbahar olacağı için eylül’de olsun düğün, hem deniz hem hava en tatlı zamnlarındayken, eylül başı üzüm mevsimi olacağı için babam bağlardan üzüm getirecek taze taze hem masa süsü (centerpieces;) hem de atıştırmalık olacak. Bir de nikah masası verandanın kumsala ulaştığı yerde palmiyelerin altında olacak..

 

_MG_4883

_MG_5496_MG_4904_MG_4915_MG_2801

_MG_2785

Deniz kenarındayız ama zeytinliğimizde aklım, bari rengini ve kendisini biraz taşıyalım bizimle diye artık tema mı demeli bilemedim de, özü zeytin oldu düğünün. İlk zeytin dalı da davetiyeye düştü. Sade olsun ama hikayemizi da anlatsın dedik, o yüzden zarf değil de, aydıngere basılmış üzerinde portekiz ve türkiye’den cıkan kalplerin onca yola rağmen birleştiği bir görsel olan, altında da minicik de olsa en sevdiğimiz şair olan Pessoa’dan “I have in me all the dreams of the world.” mısrasını yazdık. Sade ama hikayesi bol oldu, bir arkadaşımın düğünü için davetiye tasarlamış çok sevmiştim bu işi, bizimkinden sonra iyice sevdim (isteyen olursa bir mesaj yazsın, bişiler deneriz:). Bir de minik kitap ayracı yaptık yine yaprakla davetiyeyle birlikte, kullananları hala görüyorum kitaplarının arasında. Davetiye, şeffaf zarfı ve ayracı gümüş rengi iple bağlayıp Ankara’da zeytin ağacı olmadığı için de iğde yaprağı ile süsledik.

_MG_4317whatsapp-image-2018-07-08-at-13-21-25-jpeg.jpg

mg_3479.jpg

_MG_4495

Neyse, mekan süsleme detayları ise sandığımdan zor çıktı. Bir de düğünden 3 hafta önce Selçuk’a gidince, annemin desteğiyle ama tek başıma yaptım her şeyi. Malzemeler herkesin bildiği gibi İstanbul Eminönü’nden, İzmir’de Kemeraltı’ndan alındı, yetmedi Selçuk’ta mağaza mağaza  dolaşıldı yetmedi internetten sipariş edildi. Sandalyeler için sadece 2 sıra ince tül kestim ama 200 tane aynı şeyi yapınca zor geldi:) En zevksiz kısmıydı sanırım. Masalara bildiğiniz düz paşabahçe kavanozları içinde “başlangıcımıza hoşgeldiniz” yazan kartlar tasarlayıp bastırmıstım, 20 tane kavanoz alıp onları koydum içlerine de masa numaralarını ekledim, bir de masasına göre anlamlı ingilizce, portekizce, türkçe, ispanyolca şiirler seçti Jose 🙂 a bir de yine bir masa süsü olsun diye içlerine budanmış zeytin ağacı dallarından bir kaç ince dal koyalım dedik. masa örtüsü için şu jüt ipi çuval bezlerinden alıp ortalarına beyaz dantel diktirdik.Biraz daha cok önemsediğimiz  gelin damat masası ve nikah masası hikayesi var. Gelin damat masası için Zara Home’dan runner, şamdan, tea-light mumluk ve vazo aldık, hepsi gümüş ve altın tonlarında. Bir de kocaman bir mumluk, o da nikah masasının önünde durdu, şu an hepsi evimizde. Restoran’ın içinde  eski diye bir kenarda bıraktıkları harika bir masa sandalye setini alıp kendimize masa yaptık:) Bir de yine, basitçe tasarladığım sandalye süsleri olur ya Mr. ve Mrs. yazan onlar vardı.Harika oldu her şey birleşince…Tüm bunlar nasıl mı düğün mekanına yerleşti, işte o kısmında siz olamıyorsunuz:) Sabah kuzenim ve arkadaşı bir kısmını halletti süslerin, detayları ise arkadaşlarım tüm özverileriyle, bir gün önce bir kağıda çizdiğim basit mekan düzeni planını hayata geçirdi. Yüzüklerin konduğu zeytin ağaçlı ahşabı ise José’nin düğüne gelemeyen kuzeni hediye yollamış bayıldık o da şimdi evde duvarda asılı  (nikahtan sonra birbirimize taktık yüzükleri Portekiz’de öyleymiş çünkü, o ahşabın üstünde durdu yüzükler)

mg_5161-e1531051298655.jpg

_MG_5514

_MG_5532_MG_5412_MG_4953

 

mg_4966.jpg

Nikahın kıyılacağı ve kuma konulacak olan masa içinse Selçuk’te çiçekçilerde sade küçük bir şey bulamadık tam moralim bozulurken teyzemin hadi sanayiye gidelim demesiyle,  çok az bir fiyatla masa yaptırdık, üzerini de cuval bezi ve Jo’nun tanışma günü getirdiği çiçeklerle süsledik, şimdi hala kullanılıyor evde masa olarak. En özel kısmı da palmiyelerin arasına astığım babannemden kalma dantel oldu. Sadece üzerine yanık turuncu renkte kurdele taktım. Bunların ötesinde cocuklar için kısmı, anı defteri, girişe konan hoşgeldiniz panosu tasarladım hepsini Gür Kırtasiye’den yaptırdım ve eminim şu an unuttuğum bir çok şey var ama süslemeleri geçip, hediyeliklerimize hızlıca gelmem lazım. Düğünün en özel şeylerindendi bunlar. İki tane hediyelik vardı, bir tanesi Güliz Hocamın bize içinden gelerek düğüne katılamayacak olsa da emeğiyle hediye ettiği bardak altları. Yine illustrator’de çizdiğim minik bir zeytin dalını https://6genfikirler.com sitesinden damga oalrak sipariş ettim. Geri kalan sihri Güliz Hocam yaptı (https://www.instagram.com/gulizkt_ceramics/?hl=tr) Benim için manevi değerini geçtim herkes çok çok beğendi hala kimi evlerde görüyorum kullanan ya da süs yapanları, ne mutlu…Burdan da kocaman teşekkür edelim kendisine. Diğer hediyelik de Şirince’deki zeytinliğimizden, minik cam şişelere babamın eliyle (önce toplayıp yaptırdığı) zeytinyağı doldurduk. Minik etiketlerle süsledik. (şu an şaka gibi ama spotify’da ilk dans müziğimiz çıkt tesadüfen! Jazz Suite No.2 6. Waltz II)

_MG_5382_MG_5395

_MG_6072_MG_2946mg_5381-e1531067909834.jpg

Gelinlik sürecinde tek umursadığım güzel bir yer olması ve kaliteli tülleri olmasıydı, İzmir’de ikinci girdiğimiz butik bana güven verince modele karar verip dikime başlandı. zaten düğüne 1,5 ay kala gittiğimiz için de net olmak zorundaydım bu konuda cok da iyi oldu. Ancak klasiktir belki bilmem ama daha geçen ay, kim bilir ne zamanlar çizdiğim bir elbise modelin gördüm defterimde. aynı gelinliğimin modeli. artık tesadüf mü dersiniz bilinçaltı mı size kalsın. Buketim bu düğünün bence en güzel ve yine emek dolu detayıydı. Annemlerin bahçesinden sukulent ve mevsimi coktan geçmiş ama eylülü beklemiş bir tanecik ortanca (en sevdiğimdir), bir kaç zeytin dalı, St.john yokuşunda arkadaşları beklerken denk geldiğim garip ama görkemli kuru gibi bir çiçek, İsabey caminin ordaki çalılılardan mor ve sarı çiçek gibi bir şeyler, Pamucak’tan iğde, Pamucak yolundan cipso gibi ama pembe bir bitki topladık. Harika bir şey çıktı ortaya…Hem toplama anlarını, hem birleşme anlarını, bu anlarda yanımda olanları, çiçeği taşırken hissettiklerimi unutmam mümkün değil.

Processed with VSCO with hb2 preset_MG_5020mg_4143.jpgmg_5270.jpg_MG_4309Bir saat oldu yazmaya başlayalı, ne de cok uzadı, ki yazdıklarım devede kulak, yine de ben en iyisi bir kaç önemli başlığa daha değinip susayım. Bu tür bir işe girişmek isteyen olur da sorusu olursa o bana yazar umuduyla ilk olarak danslardan başlayayım. Canımız arkadaşımız dansçıların hası Ender bize hem vals hem rock’n roll öğretti. Ben düğünden önce 3 ay Belçika’da olduğum için çok sıkışsa da birlikte o kadar cok eğlendik ki, düğündeki danstansa birlikte yaşadığımız kahkaha dolu anlar yetti de arttı bile. Fikrimiz tam sakince vals dansımızı bitirmiş ve selam verirken birden rock’n roll müziğinin başlaması ve seyircileri şaşırtmaktı. Müziğin dansa göre düzenlenmesinde ise Tom’un desteğini aldık. 3 kere söylememize rağmen şarkıyı yenisine geçmeden  değiştiren DJ yüzündense şaşıran biz olduk (Efes Bandosu ile çalışacaklar dikkat etsin :D) ama hızlıca toparlayıp, baya da gülüp bitirdik, Ender canıma bir daha tesekkürlerle. Aaa bi saniye, bir de Jo’nun Zeybek görüp “ben bunu öğrenmek istiyorum” demesi var bi de. Zaten Efelerin bağrına gitmişiz, annemden babamdan bile gizli harmandalı dersi aldık Jo için, Ali Cihan hocamız sağolsun 3 günde ve bir kaç saatte öğretti her şeyi, gelip önce Efeler harika bir gösteri yaptılar düğünde sonra da biz harmandalı oynadık. Jo harikaydı, zaten Ali Cihan da öğretirken “Portekiz’de folklör falan oynuyor mu?” deyip beni çok güldürmüştü…

Her şey gibi pratiklikten ölen başka bir lojistik konu ise hazırlandığım oteldi.. Yine şans eseri geçen yıl annemlerin evinin karşısına açılan butik otel Nea Efessos’ta Hera Odasında hazırlandık, kuaförüm çocukluktan beri kuaförüm olan Cengiz Abiydi. Belki değişik bir şey takmak isterim diye aldığım büyük küpeler çok büyük ama çok da güzel olunca bunlar toka olsun dedim, bir de zeytin yaprağını simli iplere geçirip toka hazırladım bir gün önce, saçımın tamamıyla provadakiyle alakasız kendiliğinden sonuçlandı. Kuaförün örmek için ayırdığı bir tutam saçın dalgası o kadar hosuma gitti ki açık kalsın dedim böylece hem örgü, hem balıksırtı hem dalgalı saç kullandım. Makyajımı can arkadaşım Özgem yaptı, sade mi sade, haficecik bir şeyler yapıp, bir çok sanatından birini konuşturdu o gün de. Düğün yerindeyse nedime ve sağdıç tayfasıyla deniz kenarındaki bungalovlardan birinde bekledik, mis gibiydi…”luz de sol”…

_MG_2813

_MG_2974

mg_5552.jpg

mg_2966-e1531054222542.jpg

Ama bu kadar kendin yap, küçük yer diye her şey rahat ve tatlı olsun, arkadaşların süper yetenekli ve yardımcı olsun şansı fotoğrafçıda bitiyordu. bir takım tersliklerle Haziran ayında fotoğrafçısız kalıp hızlıca bir arayışa giriştim. Ama terslik bu ya Belçika’daydım telefon edemiyordum kimseye anca mail, instagram yoluyla ulaştım. Tabi bu iş hiç kolay değilmiş, tarzını seveceksin, güveneceksin… Elimde bir sürü değişkenli bir excel tablosuyla kararsızlıkta çığır açarken bir mail aldım, Buket Yaşar Photography’den. Kendisine yanlışlıkla iki kere aynı maili atmışım kafamın karışıklığından, o da emin olamayıp bu hesap gerçek mi sahte mi diye ismimi google’a yazıp bu blogu bulmuş, bunun üstüen bana “benim gelinim olun” yazınca o tatlı mailinde tamam dedim, budur. O kadar güzel bir insan ve gördüğünüz üzere o kadar iyi bir fotoğrafçı ki, sakin sessiz huzurlu işini çok güzel yapan bir insan, hatta arkadaş demeliyim. böylece bu blog sayesinde eksik olan şans da gerçek oldu 🙂 Buradaki fotografların hepsi de kendisine aittir (https://www.instagram.com/buketyasarphotography/?hl=tr)

Portekiz, Yunanistan, Finlandiya, İspanya ve Türkiye’nin bir çok yerinden gelen herkes, tüm neşeleri, bitmeyen dansları ve destekleriyle bize harika, harikanın ötesinde hayal bir gün yaşattılar, en büyük teşekkür ise aileme tabi ki, yüce insanlar ne desem az kalır… Hiç ama hiç aklıma gelemeyecek kadar güzel bir anımız var artık, diğer bir çoklarının yanında ve bu koca satırları yüzümde asılı kalmış bir gülümsemeyle yazmış olmak yetiyor da artıyor sanırım.

Biz gece sonunda sahilden denize dilek balonları saldık, aklımdaki tek şey ne kadar şanslı olduğumdu…iyi düşünen ve güzeli dileyen herkese daha güzeli ve daha mutlusu olsun. bundan sonra Lao Tzu’ya  ve teze devam:)

_MG_3868.jpg

5-Gece1 2

img_7218.jpg

en anlamlı şarkımızla bitsin…

dip not da gelsin hadi:

bir takım bitmeyen detaylar… (o ahşap mandalları  yarıya kadar gümüş akrilikle boyadığım doğrudur)mg_5173-e1531053298218.jpg

 

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Reklamlar

Teselli Felsefede

‘Hiç kimse buralarda oturup yerleşip oturamayacaksa felsefenin bu tepelerde ne işi var?’

Alain de Botton, doktorasını ‘genele hitap eden kitaplar’ yazmak için bırakmış… İşte ben karşınızda, bu aralar tezim hariç kendi hayatım için okuyabildiğim nadir kitaplardan olan Felsefenin Tesellisi ile  duruyorum. Sanırım genele ya da özele hitap edemeden, sırf kendim için, büyük olasılık kendi karşımda duruyorum.

Doktora sürecinde kendini karşına alıp anlaşabilmen için çok az seçenek var gibi, biri kitap… Ama kitap seçimlerim bile garipleşti son dönemde, sanırım bu kitabı sırf içinde felsefe var diye seçtim, bir nevi vicdan susturucusu. Ya da tesellisi var diye, bilmiyorum.Temel insanlık sıkıntı ve sorunlarını, yüzyıllardır aynı şeyler üzerine düşünmüş ama kimisi de yazar, filozof ve ünlü olmuş önemli kişilerin düşünce ve öğretileriyle normalleştiriyor. Kitapta 6  adet bölüm var, bu bölümler temel gündelik hayat sorunlarına göre ayrılmış ve kimi filozofların öğreti, düşünce ve hayatlarıyla örneklendiriliyor:

14295dbe-38ff-4cb4-bf5c-1dd282535685.jpeg

I. Eğer içinde yaşadığınız toplum tarafından düşünceleriniz kabul görmüyorsa; ama haklı olduğunuza dair inanç ve kanıtlarınız yeterliyse, her ne kadar Sokrates’in baldıran zehrinden içerek ölme sınırında olmasanız bile kurtulmak isteyebilirsiniz. Bunun yolu ise bakış açınızı değiştirerek daha büyük bir zaman ölçeğinde kendinizi yargılamak; belki de kabullenmek . (Sokrat’ın Savunması,Sokrat’ın Ölümü)  Sokrat’ı yargılayıp(220 oya karşı 280 oyla) ölümüne karar veren Atinalılar onun ölümünden sonra bu kararı verenleri suçlayarak şehirden sürmüş ve kentin göbeğine bu kel ve şişman filozofun heykelini dikmişler. Bir şeyi körü körüne savun ve öl değil tabi ki burdaki teselli. Aksine, mantıkla ve inançla takip ettiğin bir dava uğruna suçlanıp ölüme mahkum edilsen bile bu haksız olduğunun bir kanıtı olmayacağını bilmek.

‘Gerçek söz konusu olduğunda sayısal çoğunluk tamamen değersizdir.’ (alalım bakalım Atina’da doğan, küçük ölçekli çoğulcu demokrasi için yapılan bu yorumu…)

Sözün devamı ise daha da vurucu: ‘Çünkü kişinin aslında saygınlıklarından başka hiçbir şeyi olmayan ve nedense birdenbie kendisi aleyhinde ifade verme kararı almış tanıklardan oluşan bir ordu tarafından yenilgiye uğratılması pekala mümkündür.)

‘Tembelliğe meyeden bu at bir at sineğinin varlığıyla hareketlenebilir.’ (Aklıma Žižek’in Trump’ı desteklemesi geldi; bu benzetmeyle sol’a tembel at, Trump’a atsineği mi dedim oldu mu acaba şimdi?) ilgili yazı

II. Bu bölüm parayla, lükse ve bunlarla orantısı hep bir ikilemde kalmış olan mutlulukla ilgili. Mutluluk deyince Epikuros geliyor tabi ki akıllara. Yazar, Epikür’ün düşünce sistemi ve yaşayış biçimini çok güzel özetlemiş. Bu zevk ve mutlulukla hayatı adlandırmış filozof; bugün algılananılan aksine lüks ve aşırıya kaçmakla değil aksine, özgürlük az ve güzel yemek, değerli bir kaç arkadaş ve mütevazı bir hayat sürerek buna inanıyor. Kısacası hayatını basitleştirin ve gerçek kılın ki mutlu olun diyor.

‘Hayatı zevkli kılan şeyler kolay bulunan şeylerdi ve pahalı değillerdi: dostluk, özgürlük ve düşünmek.’

‘Gereksinimlerimiz psikolojik olduğu halde maddi şeylere, nesnelere yönleniyoruz.’

III. Bölüm hayalkırıklığı üzerinde duruyor. Neron tarafından ölüme mahkum edilen Seneca ile ilgili. Beklediklerimiz, düş kurduklarımız ve bunlar olmayınca yaşadığımız öfke ve şok duygusuna karşı Seneca’nın hayatı ve düşüncelerine bakmış Alain de Botton. Değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabullenmekle ilgili olan bu bölüm için en güzel sonuca geleyim:

‘Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun; kendi kendimle dost olmaya başladım.’

‘Dışarıdaki gürültü hiç bitmeyebilir, yeter ki içimizden yükselen sesler bize rahatsızlık vermesin.’

IV. Kendini yetersiz hissetmek ve Montaigne ile ilgili bu bölüm en sevdiklerimden oldu. Akıl ve düşünceyle sürekli ilerleyebileceğimizi ve kendimize güveni güzelleyen külliyat üzerine Montaigne, insanların en basit yetersizliklerine ve zayıflıklarına işaret edip, vasat düzeydeki mantığımız ve tutarsızlığımız ile adeta alay ediyor:

‘En yüce tahtta bile üstüne oturduğumuz kendi kıçımızdır.’

‘Hiç kimse buralarda oturup yerleşip oturamayacaksa felsefenin bu tepelerde ne işi var?’

Montaigne’in eğitim sistemi ile ilgili düşünceleri, 500 yıl sonra bugün bile uygulamayı beceremediğimiz ama bri o kadar da doğru. Ona göre eğitim sistemi bizi bilge değil bilgili bir insan yapmaya çalışıyor. Bilgi ve bilgeliği ayıran düşünür, belleğimiz doldurmak yerine doğru ve yanlışı birbirinden ayırma becerisini öğrenmemiz gerektiğine inanıyor. Şu cümleye bakar mısınız?

‘üniversite rektörlerinden daha bilge ve daha mutlu yüzlerce çiftçi gördüm.’

Yine akademik yazı yazanlara 5 asır önceden bir dip not:

‘Eğer biraz özgüvenim olsaydı, sonucu ne olursa olsun, bir tek kendi sözlerimi söylemek isterdim.’

(Yeni bir şey söylemek alıntı yapmaktan çok daha değerlidir.)

V. Schopenhauer ile ilgili olan ve kırık kalbin tesellisini anlatan bu bölüme oldukça uzak hissettim. Sanırım filozofun nihilist düşüncenin tohumlarını atan düşünce sistemi ve onunla paralel olan sıkıntılı hayatı içimi sıktı, belki de kendisi uzaklardan bana bıyık altından gülüyordur bu sebeple 😉 nitekim okuduğumu anlamaktan öte yaşadım. Kendi dersine 5 öğrenci katılırken, 300 kişiye ders veren Hegel’in felsefesi için’inanılmaz derece itici ve aşırı bir laf kalabalığı’ diye belirtmiş 🙂

Sadece Goehte’nin bu aksi genç için yazdığı ‘Keyif almak istiyorsan hayattan / Değer vermelisin hayata’ dizelerine verdiği cevap:

‘İnsanları oldukları gibi kabullenmek, onları olmadıkları bir kişi gibi görmekten yeğdir.

VI. Son bölümde benim ‘highschool sweetheart’ıma geliyoruz: Nietzsche ve zorluklarla yaşamanın tesellisi. de Botton,çok az filozofun kendini kötü hissetmenin olumlu bir şey olduğunu düşünüyordur diyor. Belki de o yüzden ergenlik zamanlarında anlamlı geliyor Nietzsche. İçki içmeyi sevemeyen, aşık olup karşılık bulamayan, sadelikten öte inzivayı hatırlatan hayatında mutluluğu mutsuzluğun kardeşi görmüştür. Babası bir köy papazı olmasına rağmen dinin tesellilerine büyük bir şüpheyle yaklaşmış.

‘Alman beyni birayla sulanmış.’

‘Avrupa’nın iki güçlü uyuşturucusu: Alkol ve hristiyanlık.’

Kısacası sürekli mutluluk ya da yolun sonunda görülen huzuru aramak yerine bugünün sıkıntı ve umutsuzluklarına sahip çıkmamızı söylüyor Nietzsche, ki böylece daha iyiye erişelim:

‘İnsanlar en kötü hastalıklara, hastalıklarıyla savaşırken kullandıkları yöntemler yüzünden yakalandı. Çare gibi görünen şeyler, uzun vadede, iyileştirmesi gereken hsatlalıkları daha da beter yaptı.’

02819496-bb69-4f36-9683-fbd3e50d2cef.jpeg

Okuması kolay, gayet anlamlı bir bütüne, basit ama derin parçalarla yaklaşan bir kitap Felsefenin Tesellisi. İki günde bitiyor , oldukça akıcı, sadece hali hazırda bahsettiğim filozoflara dair az da olsa bilginiz varsa ara ara sıkıcı gelebiliyor, Porto ve Madrid seyahatlerinde uçakta okuyup bitirdiğim bu kitaptan yine de çok şey öğrendim.

mis şarkı

 

Ölüm Yokmuş

‘İnsan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceğiz’

‘Akıllı görünmeye çalışmaktan yoruldum’ diyen Saramago, ölümün olmadığı bir ülkeye davet ediyor okuyucuyu.  İnsan var olduğundan beri en büyük hayallerinden, arayışlarından birini, ölümsüzlüğü işine aran veren Ölüm’ün hareketlerinin sonucu olarak “hediye ediyor”. Sonrası ölmeyen bir nüfus, bozulan yaşamsal ve yönetimsel dengeler, varlığı sorgulanan dini kurum, sigorta şirketlerinin çırpınışı,hatta en sonunda yine dolup dolaşıp hükümetin daha fazla huzur evi benzeri yerlerin inşaatına varması anlatılıyor… Bu inşaat hikayesi modern hayatla ne kadar ilintili gerçekten, her soruna yeni mekan…

Kitap ‘ertesi gün hiç kimse ölmedi.’ diye başlıyor. İnsanların ilk şaşkınlığı geçince bu durumu birlik, farklılık ve ulus olma fikriyle ilintilendirilip, balkonlarına bayrak asmaya başlıyorlar, bizler yaşamın dostuyuz diye. Aklıma yakın zamanda ülkenin içinden geçtiği süreç ve tarihi rekor kıran bayrak satışları geldi…Üç nokta daha… Tüm bu gündelik kapitalist hayatın karşılaştığı krizleri yine kendi araçlarıyla çözmesi Saramago’nun bu ekonomi politiğine dair olan biraz da iğneli bir dille sunması sunması kitabı oldukça ilgi çekici yapıyor evet.Diyor ki mesela ‘..her millet hakettiği hükümet tarafından yönetilir.’Yorumsuz… Ama benim en sevdiğim yerler başka.

Bunlardan ilki, yazarın ölümün bizzat varlığını  daha doğrusu gerçekliğini sorgulaması. Tüm canlılar için ölüm insanlar için geldiği anlamam mı geliyordu gerçekten?

‘Hayvanları öldüren ölümle yerdeki ottan otuz metre yüksekliğinde bir sequoiandendron giganteum ağacı da dahil olmak üzere bitkileri öldüren ölüm ya da öleceğini bilen bir adamla, bir gün öleceğinin farkında bile olmayan bir atı öldüren ölümler aynı mıydı acaba?’

‘Eskiden ölünebilen zamanlarda, bir kaç kez ölmekte olan insan görmüştüm ama onların ölümünün bir gün benim de elinen öleceğim ölüm olduğunu düşünmemiştim. Çünkü hepinizin ayr bir ölümü var.’

Bu bakış açısının üstüne laf söylenir mi? Ben en iyisi ikinci favori kısma geçeyim:

img_5152

Kitabın yarısından fazlası olan ve bir süre sonra açık söylemek gerekirse sıkıcı olmaya başlayan, ölüm olmazsa kurumlar ne olur anlatısı, Ölümün işin içine girmesiyle yeniden heyecanlanıyor. Ölüm artık somut bir varlık haline bürünmüş, tüm bu yol açtığı durumu yakınen takip etmektedir. Yazdığı bir mektupta der ki:

‘sözcükler çok hareketli varlıklardır, bir günleri bir günlerine uymaz, gölgeler gibi istikrarsızdırlar,bir bakarsınız vardırlar, bir bakarsınız yok olurlar, sabun köpüğü gibidirler, hatta salyangozların nefes alışı gibidirler, hemen hemen hiç duyulmazlar.’

Saramago’nun ölümle ilgili yorumu da ölümü kızdıracak cinsten:

‘ en nihayetinde, ölüm konusunda da tanrı hakkında da anlatılanlar hikayelerden ibarettir, bu anlattığımız da o hikayelerden biridir.’

img_5153

‘Tam da içeceğimi anda geri çekilen su ya da meyvesini koparacağımız anda bizden uzaklaşan ağaç dalı gibi, kendisini huzursuz eden bu gizli anlam’ gibi Ölümün kitapta kadın olarak, hem de güzel ve genç bir kadın olarak tasvirine şaşırdım. Genelde elinde bir tırpanla,sırtında pelerinle gezen karanlık bir adam olarak tasavvur ederdim bana sorsalar ölümü. Bu kitabın tavrı ise, aslında ikinci bir kere düşündüğümde daha dişi bir yakıştırmayı da yapabileceğimi farkettirdi bana rahatsız olmadım değil:)

Kitap bu bölümle sonlanıyor, yine yazarın deha kaleminden dökülen onlarca güçlü cümlelerle:

‘Ümitlerin kaderi, biri yok olduğunda diğerinin ortaya çıkmasıdır. İşte bu yüzden bunca hayal kırıklığına rağmen dünyadan silinip gitmemişlerdir.’

Sonu söylenmez tabi kitapların ama şu kadarını belirteyim, ölüm bile müziğe aşık olmuştur.

😉 o zaman  : kitabın müziği

 

Hayat

Processed with VSCO with hb2 preset

‘Doktora tez danışmanım bir gün elinde bir kitapla çıkageldi. Dedi ki ‘sana getirdim, tezin için.’ Buraya kadar her şey normal. Elinde, Varlık Yayınları’nın 1959 baskısı ‘Hayat Yollarında’ adlı Panait Istrati kitabını tutuyor olmasının dışında.

Hocamın, bana bu kitabın içinde tezimle ilgili bir şey bulabileceğimi söylemesinin sebebi yazarın o hiç bir coğrafyaya sığamamış ama bir o kadar da dolu hayatı mı, yalnızlıktan intihar etmeyi denemesi mi (umarım bu değildir:) yoksa sırf baksana hayat ne kadar çetrefilli, tezini o kadar da önemseme tavsiyesi mi.

Sanırım hepsinden öte, kendisi bana ‘edebiyata devam’ dedi, galiba sadece akademik yayın okuduğumu düşünüyor:)

öyle ya da böyle beni çok içten bir yazar ve hikayeyle tanıştırdı, sağolsun.

Processed with VSCO with hb1 preset

‘Ama can ciğer dost kalarak, dostluğa büyük değer vererek bir yandan da ne cinayetler işleriz biz.’

‘Orada, ayaklarımın dibinde boşluk, kalbimde boşluk, taş kesilerek kalakalmış,bu yüzen mezarlığı seyrediyordum’ ( Tuna nehrinde yüzen buz kalıplarını anlatırken…)

‘Bir bavulun ilk yola çıkarken hıçkıran bir annenin nasırlı elleriyle hazırlanmışsa ne kadar gam yüklü olabileceğinden….’

‘bir daha görmiyesiye yanından ayrıldığın zaman ruhunda meydana gelen o dipsiz boşluktan ne anlar alem?’

‘Ağlamak geliyor içimden. Dostum uzaktadır. Anacığım uzakta. Ne işim vardı benim buralarda? Mütevazı fakat temiz, rahat yuvamızını düşünüyorum. Hemen hepsi evlenmiş olan arkadaşlarımı düşünüyorum. Neden onlar gibi, herkes gibi olamıyorum? Neden uğramışım bu lanete ben? Memleketimde yabancılar bile yerleşip keyiflerine bakarken beni böyle durmadan diyar diyar dolaşmaya sevkeden ne? Nedir istediğim? Neyin peşinden koşuyorum?

Yalnızım.’

yazarken çaldı, bence tesadüf değil🙂

 

 

 

Yol

Bu kitap diğerlerine benzemiyor. Bir can arkadaşın kaleminden çıkma, her adımını bildiğim bir alan çalışması, sonrası yoğun emekler ve o emeklerin karşılığı olan bir ödül sonrası yazılan bir kitap bu.

‘Tarihi Yoldan Kültürel Rotaya’  şehirciler, koruma çalışan ilgililer ve bunun ötesinde de mekanı tarihi ve kültürüyle içine sindire sindire okumak isteyecekler için harika bir kaynak!

Eline sağlık ikiz!

Processed with VSCO with hb2 preset

Bilinmeyen Adayı Bilmek

Araya Belçika, Brezilya, bir kaç Portekiz, sonra yine çok çok Türkiye, sonunda Ankara, bir çok küçük öykü kitabı, bir kaç kentsel okuma, bir de muhteşem ‘The Neighborhood (Gonçalo M. Tavares)’  kitabı girdi, yazmamışım.

Başlamadan yazayım, ben çizimli kitap hastasıyım sanırım; büyüklere çizimler…

Saramago’nun büyüklere küçük, küçüklere büyük dünya sunan Bilinmeyen Adanın Öyküsü beni oturttu bilgisayar başına tekrar. Canım öğrencim ve arkadaşımın çok tatlı hediyelerinden biriydi, sarı da kapaklıydı yine Kırmızı Kedi Yayınevi baskısı olması sebebiyle, açtım bir pazar sabahı, kapatmadan bitirdim, umut doldum.

‘Aklını yitirmiş bu’ dedirtebileceğimiz bir amacımız ya da hayalimiz olsa da kralı kapısına dayansak, sesimizi duyurana kadar o kapıda yatıp kalksak, sonra sırf bilinmeyen adayı bulmak sonucu için değil, amacı ve yolculuğu için adım adım ilerlesek, yolculuğa baksak, belki o zaman biz de deriz o deneyimsiz denizci gibi :

‘…mühim olan varış değil gidiştir mi demek istiyorsun yani , kim olduğunu bilmiyorsan kendin olabilmen mümkün değildir.’

Bir de kitap aldıkça alan, en çok istediği şey eline geçtikten 24 saat sonra daha iyisini gören bizim kuşağa ve arkamızdan gelen diğer kuşaklara söylenebilecek bir şeyler var kitapta:

‘Beğenmek, sahip olmanın en iyi şekli, sahip olmaksa beğenmenin en kötü şekli olsa gerek.’

Bilinmeyen Ada’yı arayacak olan teknenin adını Bilinmeyen Ada koyan adamın öyküsü şöyle bitiyor:
‘Öğlene doğru bilinmeyen ada (tekne) nihayet denize açılmış, kendini aramak amacıyla.’

Okuyun bu kitabı, hem kendinize hem de varsa ya da olacak olan çocuklara, çocuklarınıza… Tüm benlik keşfi yolculuğuna çıkacaklara iyi yolculuklar:

‘…ama ben bilinmeyen adayı bulmak istiyorum, o adaya ayak basmak istiyorum, o adaya ayak bastığımda kim olduğumu öğrenmek istiyorum. Bilmiyor musun ki , kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin….’

Processed with VSCO with f2 preset

‘…işte kader hep böyle davranır bizlere, hemen arkamızdadır, omzumuza dokunmak için elini çoktan ileri doğru uzatmıştır, bizlerse hala, geçti gitti, gösteri bitti, yine aynı hikaye, diye homurdanıp dururuz.’

‘Ben hep denizciliğin sadece iki ustadan öğrenilebileceğini düşünmüşümdür, birincisi deniz, ikinicisi de tekne. Peki ya gökyüzü? Gökyüzünü unuttun, Evet, tabii, bir de gökyüzü, Rüzgarlar bulutlar, Gökyüzü, evet, Gökyüzü.’
Processed with VSCO with hb2 preset

‘… rüya hünerli bir sihirbazdır, varlıkların boyutlarını ve birbirlerine olan uzaklıklarını değiştirir, yan yana uyuyan kişileri ayırır, birbirine uzaktaki kişileri kavuşturur.’

Canım Saramago,  kaleminden damlayan her kelimenin derinlikleriyle yüzeyini nasıl da kaynaştırıyorsun.

‘felsefe işlerini kralın alimine bırakalım, neticede onun işi bu, şimdi karnımızı doyurmaya bakalım.’

yolculuğun müziği ise burda 🙂

Kayıp Su’yun İzinde

‘….
Ah sudur, ne yandan baksam sudur
Suyun imgesi sudur.’

Edip Cansever

 

Adında hem kara hem deniz olan kent…

Bozkırın sarısında, karın beyazında maviye özlem duymaktan kendini yemiş bitirmiş olan kent. Adına çapa(ankyra, ankura,anchor)  diyen suları çoktan tarihe gömülmüş olan gri kent.

Devlet dairelerinin bıkkın yüzü, memurların hızlı ve umutsuz adımları nice roman, şiir ve filme konu olmuş olan, her yerini konut basmış solgun kent.

Solgun biliyoruz bugün onu ama kentin sokaklarının, mahallerinin isimlerinden bellidir ki eskiden ince ince akan suları, bu suların kenarında kavakları, kavakların üzerinde bülbülleri varmış.

Nerede şimdi o mavili renklerin, sesin, soluğun Ankara?

asideremavimavi1başlık_kayıp suyun izindeTunus ve Kennedy Caddesi Keisişimindeki metruk Bina Duvarı ve Kayıp Su_2

Ankara’nın 1940’lı yıllara ait haritasında İncesu deresi, Ankara Çayı ve Kavaklıdere kendilerine ait narin bir yeşilin içinden giriyor kentin yeni planlanan ve hızlıca yapılaşan fiziksel dokusuna. Biraz çekingen, biraz uzaktan olan bu yakınlaşma çok fazla değil yirmi yıl içinde grinin yeşi üzerindeki amansız haklimiyetiyle sonlanıyor. Bugün dereler cadde, çaylar sokak, sular yol olmuş, kentliyi belki de en güzel renklerden mahrum bırakıyor.

Kavaklıdere ise içindeki ağacın ve suyun varlığına inat, sadece bir mahal ismi bugün Ankara’da. Seymenler Parkı’nda menfeze alınmış olan ama yer yer fısıldayarak da olsa yer yer duyulabilen şırıltısıyla “Ben buradayım” diyor, Kuğulu Park’ta kendini göstererek eski yoluna devam ediyor. Tek farkla, bugün derenin yatağı Tunus Caddesi olmuş durumda.

Evet, Kavaklıdere de 1960’lı yıllarda yer altına alınıyor, üzeri kapatılıyor ve yol yapılıyor. Bugün, 50 yıl sonra üzerine basan milyonlarca ayaktan ve araba lastiğinden sonra tam da unutulmuşken izini aramak gerek diyorum bu suyun. Yitip gitmedi çünkü Kavaklıdere, Ankara’nın diğer suları da. Gizlendiler ama yitip gitmediler.

1920’li yılların sonu – Avusturya Büyükelçiliği ve Kavak Ağaçları (Mehmet Akan Arşivi, Tamur (2012)

1920’li yılların sonu – Avusturya Büyükelçiliği ve Kavak Ağaçları (Mehmet Akan Arşivi, Tamur (2012)

1936, 1942 ve  1952 yıllara ait hava fotograflarından izi algılanan dere 1966 yılı hava fotografınfa yapılaşan çevresine yenik düşmüş görünüyor. Salt bir harita çakıştırma çalışmasıyla bugünkü yeri tekrar pekiştirlen nehir için ne yapmalı diye tekrar düşünüyorum.

 Mavi kalem, mavi boya, mavi renk var aklımda bir de suyun kıvrımlarını yakalama derdi. Kentin belleğinin bir parçasını, geçmişinden bugününe nasıl getirmeli? Ayaklarımızın altındaki ezilmiş betonun da altında yatan canı nası hatırlatmalı insanlara?

Soru çok da basit aslında, biliyoruz Ankara’da deniz yok da, Ankara’nın dereleri nerede?

Sonuç , 30 metre mavi bir kumaş, Kennedy Caddesi ile Tunus Caddesi’nin kesişimindeki metruk binanın, içeriye kimse girmesin diye geçen sene hızlıca örülen duvarı. Biraz çivi, biraz ip bolca da çekiç. Sonunda suya ağıt olan basit bir kaç malzeme.

Kentler gelişir, değişir, doğa değişir, yok olur, yeniden doğar. Dün dere olan yer bugün yol olabilir. Dün yol olan da bugün dere.

AsiKeçi Etkinlik Sayfası İçin: http://www.asikeci.com/#!blank/alqtp

DSC_0146

Kaynaklar:

Tamur, E. (2012), Suda Suretimiz Çıkıyor: Ankara Dereleri Üzerine Tarihi ve Güncel bilgiler, Kebikeç Yayınları, Ankara

http://www.midafternoonmap.com/2014/01/amazing-ankara.html

ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Harita ve Plan Belgeleme Birimi