Fil Adımı

‘little by little, one travels far’

Saramago’nun bu kitabındaki atıf şu: Ölmeme izin vermeyen Pilar’a. Kitaba daha başlanmadan bitirmiş yine, tek bir cümleyle.

Bir Portekiz dili öğretim görevlisi ile yaptığı konusma sırasında öğreniyor Saramago bu  hikayeyi ve ortaya “Filin Yolculuğu” çıkıyor. Mevzu bahis filin adı Muhteşem Süleyman (sultandan esinlenmişler evet), 1551 yılında Lizbon’dan Viyana’ya bir düğün hediyesi olmak üzere, yanında çat pat dil bilen bir Hintli bakıcı ile bir yolculuk yapıyor.

Saramago bir fil günde kaç litre su içer, nasıl uyur öğrenir bu kitap için ve der ki “..bir fil, bir filden fazlasıdır” Ayrıca bir konuşma sırasında fil için “Filin bir şey düşündüğü yok, çünkü o bu dünyadan değil” der.  Kısacası filin varlığının felsefesini yapar…

‘Her zaman bizi bekledikleri yere varırız.’

Benim yolculuğuma da denk geldi bu kitap. 2015 yazı, Milan ve Bergamo’da ana eşlik etti. Muhteşem Süleyman’ın tekrar İtalyan topraklarına dönesi varmış demek ki.Onca aydan sonra beni karda yürüyen bir fili tezahür etme çabasından öteye etkilemeyen bu kitabı bu hafta Türkiye’ye gelen ilk gergedan haberlerini görünce hatırladım. İngiltere’den buraya Süleyman’ın rotasının bir kısmını izleyerek 7 günde gelen Samir, aradan geçen yüzyıllara rağmen yine yaralı, yine “oyuncak”, yine sadece bir “süs”. Üzücü…Bir “politik hediye olarak fil” ve “vitrin hayvanı olarak gergedan”, aradan geçen 500 yıl…

Samirle ilgili Haber: http://www.radikal.com.tr/turkiye/turkiyenin-ilk-gergedani-7-gunluk-yolculugun-ardindan-yarali-geldi-1484296/

‘İçinde yaşadığımız zamanlar cennete gitmeye imkan verir mi bilmem.’

‘Çünkü hayat plan yapanlara güler. Sükunet beklediğimiz yeri şamataya boğar ve bir daha görmeyeceğimizi sandığımız birini aniden karşımıza çıkartır. ‘ s.27

‘Çok yazık. Bizi biz yapan hep kusurlarımızdır. İyi niteliklerimiz değil.’

”relente: bulutsuz gecelerde açık havada uyumak anlamına gelen Portekizce fiil.” 🙂

‘Sonu iyi biten her şey iyidir?’

Reklamlar

‘Es muss sein’

‘Aşk kaybettiğimiz yarıyı özleyişimizdi işte.’

Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

“Eğer sadece kitaplara dair yazmasaydım, geçirdiğim son bir haftamı yazardım. Mutlu olduğun zamanları yaşarsın, mutsuz olduklarını da yazarak atmak, parçalara ayırmak istersin.” yazmışım bu kitap hakkında yazmak için oturduğumda bir ay önce. Yine sular aktı, yıkadı mutsuzlukları, hastalıkları. Sular çekildiğinde ise her şey tamamen olmasa da kısmen değişti.

Ama yine de fotoğraflar çok hüzünlü şeyler değil mi… Tamamı. Mutlu görünenleri bile. Belki de en çok mutlu görünenleri.

Ekran Resmi 2015-11-12 22.33.18.png

Kundera’dan okuduğum ilk kitabın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği olması tesadüf değil sadece biraz geç kalmış bir hareket.  Üzerinden aylar geçmiş olsa da, Tomas, Tereza, rastlantısallık, kitsch, Prag, aşk, ahlak, komünizm kelimeleri takılıp kalmış aklımda.

Kundera  kitabın başında yaşamın bir taslak olduğundan bahsediyor. Nitekim bir hayatı yaşayıp yanlışlarımızı görüp ikincisinde düzeltme şansımız yok. Sadece hiç bitmeyecek bir resmin ana çizgilerini çekiyor, karalıyor ama silip baştan çizemiyoruz. O zaman ‘einmal ist keinmal’, yani sadece bir kere olmuş bir şey -hayat- , hiç olmamış sayılıyor. dertlerimiz de sevinçlerimiz de boşuna deyip geçmeli mi bilmiyorum.

“Hüzün, son duraktayız demekti. Mutluluk, birlikteyiz, demekti. Hüzün biçimdi, mutluluk içerik. Mutluluk hüznün uzamını dolduruyordu.”

Mutluluk ve hüznün ikiliğinden, ağırlık ve hafifliğe gidelim. Hangisinin diğerinden daha iyi ya da olumlu olduğuna. Kundera’ın kitabında bahsettiği, Parmenides’in dünyayı M.Ö. 6. yüzyılda dünyayı çifterli karşıtlıklara bölmesi bunlardan birini olumlu diğerini olumsuz kılması aklıma ister istemez dialektiği getiriyor. Plato’nun sokratik diyaloğundan önce ortaya atılan bu karşıtlıklar, diyalektik kuramla bir adım öteye taşınmış, karşıtlıklardan bir sentez üretme süreci tanımlanmış.

Kundera ise Tomas’ın hafifliği ve Tereza’nın ağırlığının karşıtlığını belki de ikisinin aşkıyLa sentezliyor…Edebi dialektiğe hoş geldiniz…

Ekran Resmi 2015-11-15 11.38.34

BiR de Prag var tabi, Tereza’nın kabuslarının mekanı olan Petrin tepesine 2009 yılında çıkıp hayran hayran pastelliğine daldığım şehir. Kent aslında işgalin ve siyasi mücadelenin mekanı olarak kitap boyunca ikinci planda ama bir o kadar da etkili anlatılıyor. Rusların 1968 Çekoslavakya işgalini Tereza’nın fotoğrafçılığı üzerinden örnekleyerek, kayıtlara geçen nadir komünist liderler kıyımlarından olduğunu belirtiyor (burdaki anlatım bozukluğunu gidermeye gücüm yetmedi). Aynı şekilde Tomas’ın Kral Oedipus gibi komünist liderlerin de bilerek yapmadıklarını iddia ettikleri hatalarını öğrendikten sonra gözlerini oymaları gerektiğini söyleyen yazısı elinden en sevdiği şeyin, Tanrı’ya meydan okuduğunu hissetiği cerrahlığın alınmasına yol açıyor.

“Ama diyordu kendi kendine haberli ya da habersiz olmaları değil sorun. Asıl sorun insanın habersiz olduğu için masum sayılıp sayılamayacağı.”

Bu sorgu Arendt’in ‘banality of evil‘ kavramı ve bu konudaki tartışmaları ile o kadar örtüşüyor ki  (eski yazım: https://huzurdankale.wordpress.com/2015/01/30/hannah-arendt-kotulugun-siradanligi/).  Herhalde Tomas’a göre Eichmann (şu kişi: https://tr.wikipedia.org/wiki/Adolf_Eichmann) kesinlikle suçlu sayılırdı. Çünkü her ne kadar hareketlerinin sonuçlarını bilmeyerek ya da düşünmeyerek yaptıysa da 150.000 yahudinin ölümüne yardımcı olduğunu öğrendiğinde artık suçluydu ve onun da Oedipus gibi gözlerini oyması gerekirdi.

“Komünistler Stalin tarafından aldatıldıkları bahanesine sığınıyorlar. Katiller anaları tarafından sevilmedikleri bahanesine.”

IMG_1658
Prag – Petřín Tepesi, 2009

Beni yine yumuşak karnımdan vuran başka bir şey de ‘içinde yaşadığı yeri terk etmek isteyen kişi, mutsuz kişidir.‘ sözü oldu kitaptaki. Sabina’nın da filmde ‘I love to leave places’ demesi gibi. Onun da mutsuzluğunu ve yalnızlığını gittiği her ülkeye götürmesi gibi…’Amaçlanmamış güzellik.’, ‘Yanlışlık sonucu güzellik.‘ diyen bu darmadağın sanatçı kadının, göçebe ruhu adeta kitap boyunca yanıma oturdu ve Tomas ve Tereza’yı kendisi okudu bana. Onları ikinci plana atarak. Filmdeki en güçlü karakter de Sabina’ydı ayrıca.

Beethoven’ın ‘Es muss sein’ından sonra, Kundera’nın ‘Es muss sein‘i, benim aklımda ise Jose Saramago’nun ‘If it has to be, it will be; if not, it won’t be.’ cümlesi.

Bizim Portekizli daha doğru galiba, daha gerçek değil ama daha doğru…

Onca aşk, politika, meslek ideali ve güçlü edebi anlatımın yanında Kundera’nın kullandığı karga detayı beni bitiriyor, bu yazıyı da…

Yarıyarıya toprağa gömülmüş bir kargayı kurtarmak, cumhurbaşkanına dilekçeler göndermekten çok daha önemli”

Ekran Resmi 2015-11-15 12.14.29

‘Peki aşk mıydı o duygu?’

‘Avlunun karşı tarafındaki kirli duvara bakarken bu duygunun aşk mı histeri mi olduğunu bilmediğini anladı.’

‘Tek bir eğretileme (metaphor) aşkı doğurabilir.’

‘Aşk çiftleşme arzusunda duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur.’

‘Birisine merhamet duyarak sevmek, gerçekten sevmek değildir.’

‘Tereza’nın gözünde kitaplar gizli bir kardeşlk bağının işaretleriydi.’

‘Aslını ararsanız, bir olay kendini hazılayan rastlantıların sayısı oranında önemli, anlamlı ve dikkate değer değil miydi?’

‘Rastlantıların , sadece rastlantıların söyleyecek sözü vardı bizlere. Gereklilikten doğan, olmasını beklediğimiz, günbegün yinelenen her şey dilsizdir. Sadece rastlantı bir şeyler söyler bize.’

‘Gereklilik büyülü çözümler tanımaz – bunlar rastlantının işidir. Bir aşk unutulmaz olacaksa eğer , küçük rastlantılar…’

‘ilk ihanet onarılmazdır. Başka ihanetlerden oluşan bir zinciri harekete geçirir ve bunlardan her biri bizi ilk ihanetimizden uzaklara , daha uzaklara götürür.’

“Onlara komünizmin, faşizmin, bütün işgallerin, bütün istilaların ardında çok temel, yaygın bir kötülüğün yattığını, ve bu kötülüğün havaya kalkmış yumruklar ve dillerinde bir ağızdan haykırılan bir örnek hecelerle uygun adım yürüyen insanlardan oluşan bir resmi geçitte en somut görünümüne kavuştuğunu anlatabilmek isterdi. Ama onlara bunu hiçbir zaman anlatamayacağını biliyordu.”

‘Franz için gerçek yaşamak özel ve kamusalın arasındaki engelleri yıkmak demekti.’

‘Toplama kampı, kişinin özel yaşamının tamamen ortadan kalkmasıdır.’

‘Çünkü o yapı bir tek sütuna , Tereza’nın sadakatine dayanıyordu. Kaldı ki aşklar da imparatorluklar gibidir; üzerine dayandırıldıkları düşünceler un ufak olduğunda onlar da silinir giderler.’

“Tatlı sözler söyleyen, saygılı, nazik biriyle karşılıklı oturdunuz mu onun söylediği hiçbir şeyin doğru ve içten olmadığını kendi kendinize hatırlatmanız, dünyanın en zor işidir.”

“…ve bunu en iyi bilen de politikacılardır. Açıkta bir fotoğraf makinesi mi gördüler, hemen en yakın çocuğun yanına koşar,havaya kaldırır, yanağından öperler.”

“Kamboçya’nın ölen halkından ne kaldı geriye?
Asyalı bir çocuğu kucağına almış bir Amerikalı kadın oyuncu fotoğrafı.
Tomas’tan ne kaldı geriye?
TANRININ CENNETİNİ YERYÜZÜNDE İSTEDİ diyen bir mezar yazısı.
Beethoven’den ne kaldı?
Bir kaş çatış, olmayacak bir saç yelesi ve ‘Es muss sein!’ diyen kasvetli bir ses.
Franz’dan ne kaldı geriye?
UZUN DOLAŞMALARDAN SONRA DÖNDÜ diyen birmezar yazısı.
Böyle uzar gider bu liste. Unutup gitmeden önce kitsch’e dönüştürecekler hepimizi. Varolma ve unutuluş arasındaki durak kitsch’dir.”

“Yaradılış Kitabı’nı yazan insandı elbette, at değil. Tanrı’nın insana hayvanlar üzerinde egemenlik kurma iznini verip vermediği pek belli değil. Daha akla yakın olanı, insanın inekle at üzerinde kurduğu egemenliği kutsasın diye Tanrı’yı yaratmış olması. “

“cennete duyulan özlem, insanın insan olmamaya duyduğu özlemdir.”

 

*Olmalı = Es mus sein*

‘Yazmak Unutmaktır’

‘iyilik şımarıkça bir huydur.’

‘Kalp düşünebilseydi atmaktan vazgeçerdi.’

Processed with VSCOcam with c1 preset

Portekizli yazar Fernando Pessoa’nın  beş heteroniminden (yarı-dış kimlik) olan Bernardo Soares’in dilinden metinlerin derlenmesi “Huzursuzluğun Kitabı”‘. Kitap hem gerçek hem de mecaz anlamda oldukça ağır:) Bir de benim gibi yaz tatilinin göbeğinde okursanız elde “huzursuzluk”, kalpte “huzur” ikilemi ile daha da ağırlaşır …En son Cioran okuduğumda böyle hissetmiştim; büyük boşluk, hayatı anlamlandırma çabalarının boşluğu, varlığının yer yüzünde bir gölge kadar yer tutmayacağı ama aynı anda tüm evreni doldurabileceği çatışması. Cioran’dan farkı ise Pessoa’nın gel-gitleri. Sürekli sorguluyor Pessoa ve bu sebeple de yer yer okuyucunun üzerine çöken karamsarlık hiç beklenmeyen bir anda Pessoa’nın  o hiç sevmediği fırtınalardan sonra bulutları yaran keskin gün ışığı ile aydınlanıyor. Pek de uzun sürmeyen aydınlanmalar bunlar…

Lizbon’a, Tejo nehrine aşık, hayal etmek varken dünyanın öbür ucuna gitmeye ne gerek var deyip yolculuğu reddeden, ancak her ne kadar dışarda akan manzaraya bakarken başka şeyler düşünmeyi tercih etse de tren yolculuklarına bayılan, kendi iradesi dışında ona sunulan varlığıyla ne yapacağını bilemeyen, bulutlarla konuşan, hatta biri duysa haykırmak isteyen yazarımızın beni etkileyen çok fazla sözü oldu…Kitapta altını çizdiğim, yanına not aldığım sayfaların üstünden geçmek tam bir haftamı aldı ve o sebeple de her ne kadar uğraşsam da alıntıları kısaltamadım. Onun yerine bu anlatıdaki ana başlıklarda toplamayı tercih ettim. Ama en hafızama kazılanları aşağıda ayrıntılandırdığım devrim ve devrimciler üzerine olanlar… Çünkü evet, kendini değiştirmeye cesareti olmayan insanlar dünyayı değiştireceğini sanıyorlar ve de yine evet hiç bir imparatorluk ve ideal, bir çocuğun oyuncağının kırılmasından daha önemli ve değerli değil.

İnsanların mutsuzluklarından habersiz mutlu varlıklar olmasına anlam veremeyen Portekizli yuvarlak gözlüklü bu gizemli adam, varoluşçu edebiyat okumalarımdan en iz bırakanı oldu. Mülkiyete hırsızlık değil bir hiç diyen, şehirleri ev tarlasına benzeten, bu yalnız ama kendine yetmiş yazar kapkaranlık bir yerlerden ‘içimde gömülü o kadar çok cehennem ve araf var ki.’ derken , sonra elimden tutup ‘hiçbir şey kitaplar kadar zevk vermez.’ diye öneriyor gözlüklerinin üzerinden bana bakarak. Sonuçta ne de olsa fırtınadan korkan ama ”göğü seyrederken hayat daha az yakar canımızı.’ diyen biridir o.

benim huzursuzluğumdan sizin, hepimizin huzursuzluğuna kadar, iyi okumalar.

Processed with VSCOcam with hb2 preset

vazgeçmenin estetiği- sahtenin estetiği – iyi hayal kurma sanatı adına:

‘Ne atomlar, ne ruhlar hiçbiri içiçe geçmez. İşte bu yüzden herhangi bir şey, bir ötekine sahip olamaz. İster gerçeklik söz konusu olsun ister bir mendil- hiçbir şey sahiplenilemez. Mülkiyet hırsızlık değil, bir hiçtir.’
‘Bir karara varmak, bir şeyi tamamına erdirmek, kararsızlıktan ve karanlıktan çıkmak – birer felaket gibi, evreni sarsan kıyametler gibi gelir bunlar bana.’
‘Şükürler olsun kısacık anlara, milimetrelere ve küçücük şeylerin , kendilerinden bile alçakgönüllü olan gölgelerine! (s.638)
‘başkalarına hükmetmeye ihtiyaç duymak, başkalarına ihtiyaç duymaktır.’
‘Benim vatanım Portekizce.’
‘Mutsuzluğunun farkında olmayan bunca insanın mutluluğu beni ürpertiyor.’
‘Toplum duyarlı ve zeki varlıklar barındırmasa, kendiliğinden, kendi kendini yönetirdi. Aşağı yukarı bu model üzerine inşa edilmiş olan ilkel toplumlar mutluydu.’
‘Bir düşü gerçekleştirmek için onu unutmak, dikkatimizi ondan çekmek gerekir.’
‘Başkaları ne karmaşık yanlış anlamalarla anlar bizi.’
‘Vazgeçmek kendimizi özgür kılmamız demek.’
‘Omni fui, nihil expedit (Her şeydim, hiçbir şeye değmezmiş.’ İmparator Septimus Severus’un kayıtsızlığı
‘aslında yanımızdakini merak ettiğimiz yoktu ama o olmasaydı yola devam edemezdik de.’
‘Hayalperest olacak kadar param yok.’
‘konuşmak, başkalarına hadinden fazla ilgi göstermek demek.’
‘Hissetmek ne büyük bir ağırlık. Hissetmek zorunda olmak ne büyük bir ağırlık.’
‘Yolculuk dedikleri nedir, neye yarar? Günbatımı, günbatımıdır, günbatımını görmek için ta İstanbul’a gitmeye gerek yok.’ (s.187)
‘Üstün insanlarla (bence Kant ya da Goethe gibi biri) sıradan insan arasındaki mesafe, sıradan insanla maymun arasındaki mesafeden daha büyüktür. ‘ Biyolog Haeckel
‘Emeğin kendisinden çok, madalyaya önem verenler…’
‘Bazı metaforlar sokakta yürüyen insanlardan daha gerçektir.’
‘yalnızca gönlümde var olmuş, küçük köy evinin bahçesindeki çiçekler’ (s.140)

Processed with VSCOcam with hb2 preset

TANRI ÜZERİNE:

‘Kusursuz olan, kendini belli etmez. Aziz ağlar, çünkü insandır. Tanrı susar. İşte bu yüzden azizi sevebiliriz, tanrıyı değil.’
‘Düşük bir ihtimal de olsa Tanrı varolabilirdi, bu durumda ona tapmak da gerekebilirdi.’
‘Tanrıya inanmadığımı biliyorum, fakat düpedüz bir hayvan sürüsüne de inanamazdım.’
‘Kalp düşünebilseydi atmaktan vazgeçerdi.’
‘İster var olsunlar ister var olmasınlar, biz tanrıların kölesiyiz.’

VAROLUŞ – VARLIK ÜZERİNE:

belki de var olan her şey, ancak başka şey var olduğu için vardır. Hiçbir şey kendiliğinden yoktur, her şey yan yana vardır.’ (s.519)

‘Tanrı, biz varız ve her şey bundan ibaret değil demek.’
‘Kendini bilmemek yaşamaktır. Kendini yanlış tanımak, düşünmektir…kendini birdenbire tanımak, insanın içindeki ruhun bölünmez özünü, ruhun büyülü sözünü birdenbire kavramasıdır. Ne var ki birden beliriveren bu ışık, her şeyi yakar, kavurur.’
‘Ruhum, hayatımdan yoruldu’
‘insan olmak, kendini var etmesini bilmektir.’
‘kendimi ben yaratmadığıma göre, gurur duyacak neyim var?’
‘Hayır hiç bir hüzün var olmamış şeylerin hüznü kadar işlemez insanın içine’
‘Yaşamak bir başkası olmaktır.’
‘Biz, olmadığımız şeyiz. Hayat kısa ve hazin’
‘Gece, hiç var olmadığı halde arkasından ağladığımız nice şeyleri anımsatır.’
‘Her şey için ayrı ayrı hissetmeye başladığımda ne çok ölüyorum!’
‘Düşlerimdeki insanlar bana daha yakın ama…’
‘yaşamak zorunda olmanın dehşeti yataktan benimle birlikte kalktı.’
‘bulutlar..İstemeden varım, istemeden öleceğim.’
‘bunların hiçbiri gerçek değil.’
‘varoluşumdaki trajedi budur işte. Yarışı önde götüren, fakat hedefe varmasına bir adım kala yere yığılan bir koşucuyum ben.’
‘Acı denen şey yalnız başına çekilir.’
‘sıkıntı gerçekten de her şeyin haddinden fazla anlamsız olduğunu tende hissetmektir.’

Processed with VSCOcam with hb2 preset

SANAT ÜZERİNE:

‘Sanat yalancıdır, çünkü toplumsaldır.’

‘Sanat hayatın inkarıdır.’
‘Politikacıların en önemli özelliği, kendilerini gerçekten kandırabilmeleridir.’
‘Dürüst liberal yok. Zaten liberal diye bir şey de yok.’
‘şuna gönülden inanıyorum ki, ideal uygar toplumlarda düzyazıdan başka sanat olmayacaktır.’
‘Her yapıt kusurlu olmaya mahkumdur’ (s.28)
‘Sanat niye bu kadar güzel? Çünkü yararsız…. Harabeler neden mi güzel? Artık hiçbir işe yaramaz da ondan.’
‘Hiçbir sorunun çözümü yoktur. Gordion düğümünü kimse çözemez.’
‘Sanat bizi eskimiş, resmi putlardan olduğu gibi, gene alelade birer put olan yüce gönüllülükten ve toplumsal meselelerden de kurtarır.’
‘Özgürlük yalnız kalabilmeye denir. İnsanlardan uzaklaşabiliyorsan, onlara hiçbir muhtaçlığın, paraya ihtiyacın, sürüye uyma içgüdün, aşka, şana, şöhrete hevesin ya da merakın yoksa özgürsündür, bunların hespi yalnızlıktan ve sessizlikten beslenir. Yalnız yaşayamıyorsan, doğuştan kölesin demektir.’
‘İmkansız şeylerden konuşurduk ve gerçek manzaralar da aynı şekilde imkansızdı.’
‘Ne var ki her şey kusurludur ve en güzel günbatımının daha güzeli, bize uykuyu getiren hafif yelin daha huzurlusu hep vardır.’
‘hani yüreğimizin katılığından değil de, paltomuzun düğmelerini açmaya üşendiğimiz için dilenciyi başımızdan kovarız ya, işte o şekilde.’
‘asla gerçekleşmiyoruz.  Karşı karşıya duran iki uçurumuz biz – Cennet’i hayranlıkla izleyen bir uyku’
‘Yaşamak, başkalarının niyetleriyle örgü örmektir.’
‘Sanat bir bilimdir.Belli bir ahenkle acı çeker.’
‘Bunun yanı sıra edebiyat hayatı görmezden gelmenin de en hoş yoludur. Müzik bizi yatıştırır, görsel sanatlar uyarır, canlı sanatlar avutur…Edebiyatın durumu bambaşkadır, o hayatlık taslar.’

Processed with VSCOcam with b5 preset

İNSAN, SEVGİ VE BEN ÜZERİNE:

‘Büyük tutkularım, sınırsız düşlerim oldu – ama o kadarı çıraklarda, terzi kızlarda da vardır; çünkü bütün dünya hayal kurar. Bizi birbriimizden ayıran şey, o haylleri gerçekleştirecek gücümüzün ya da kendiliğinden gerçekleştiklerini görecek kadar şansımızın olup olmamasıdır.’ (s.45)

‘Beni sevmek bana acımak demek’

‘Kimileri dünyayı yönetir, kimileri de yönetilen o dünyanın ta kendisidir.’ (s.50)
‘hatırlayamadığım öpücükleri, yok yere deli gibi özlemem. Uyduruk biriyim ben.’
‘Her şey çok engin, her şey çok derin, her şey çok karanlık ve soğuk.’
‘Ben olmadığı için bütün dünyaya imreniyorum.’
‘Kendi güçsüzlüğünün çekimine kapılmış, bundan dolayı günlük hayatının sıradanlığından kurtulmayan insanlar vardır, benim gibi. Olmayan yılandan büyülenen kuşlardır onlar.’
‘Anlamak için kendimi yok ettim. Anlamak, sevmeyi unutmaktır. Leonardo da Vinci, insan bir şeye ancak anladıktan sonra nefret ya da saygı duyabilir demiş.Bundan daha yanlış, aynı zamanda daha manalı bir söz bilmiyorum.
‘Yalnızlığım beni kendine göre biçimlendirdi, kendine benzetti.’

Modernite Yorumu: ‘Yapaylık doğal hale gelmedi; doğallık değişti.  Günümüze özgü araçları iğrenç, yararsız buluyorum, bilimin ortaya koyduğu, hayatımızı kolaylaştıran ürünleri -telefon, telgraf gibi – ya da kaprislere hitap eden yan ürünleri -gramofon gibi- , bunlardan keyif alan insanlar için hayatı daha eğlenceli kılan bütün bu şeyleri iğrenç, yararsız buluyorum.”

‘Hastalıklı olan, gerekli olanla arzulanır olanı aynı şiddette arzu etmek kusursuzluk özlemi yüzünden ekmeksiz kalmış gibi acı çekmektir.Romantizmin hastalığı budur işte : sanki sahip olmanın bir yolu varmış gibi ay’a göz dikmek.’
‘-Ve kumlar her şeyi örtecek – yaşamımı, yazılarımı, sonsuzluğumu.’
‘Ölürcesine okuyorum’
‘Bir gün gelir herkes asker kaçağı olduğu halde, kendini general olarak hayal eder.’
‘Ne mutlu yaşamlarını kimseye emanet etmeyenlere.’
‘Haykırdığımı duyan olsa, haykıracağım.’
‘Hepimizde kendini beğenmişlik var ve bu, başkalarının da var olduğunu, onların da bizimkine benzer bir ruha sahip olduğunu unutturuyor bize. Benim kendimi beğenmişliğim ise şu üç beş sayfadan , bazı pasajlardan, bazı sorulardan ibaret.’
‘…ve mutluluk oyunu oyanayan yoksul çozuklar gibi, ekmek kırıntılarına pasta diyerek yaşarız.’
‘Biz aslında insanları sevmeyiz. Sevdiğimiz, bir insan hakkında oluşturduğumuz fikirdir. Kısacası kendi uydurduğumuz bir kavramı ve sonuç olarak da kendimizi sevmekteyizdir.
İki insan ‘seni seviyorum’ der ya da bunu düşünür,…, her iksi de farklı bir düşünceyi, farklı bir hayatı , hatta belki farlı bir rengi ya da kokuyu dile getirmek derdindedir.
‘Sevmeyiz, sadece öyleymiş gibi yaparız.’
‘insan gibi insan olsak dünya ne hale gelirdi acaba? İnsanoğlu gerçekten hissedebilse uygarlık diye bir şey olmazdı.’
‘Gerçekten tanısa, kimse kendini sevmezdi.’
‘Sevmek, yalnızlıktan yorulmaktan olur, yani bir alçaklıktır, insanın kendi kendine ihanetidir.’
‘Bütün bunların hepsi olduğuna yürekten inansam, seni sevmek hayali üzerine bir din kurardım.’

DEVRİM ve DİRENİŞ ÜZERİNE:

‘Ne devlete boyun eğerim ne insanlara, tek yaptığım kığırdamaksızın direnmektir.Devletin, ancak edimlerimden dolayı benimle derdi olabilir. herhangi bir edimde bulunmadığım sürece, benden hiçbir şey elde edemez.’

‘Birilerinin kalkıp harekete geçerek herhangi bir şeyi değiştirebileceğini hayal etmesi aklımı incitir. Ne türden olursa olsun şiddeti daima, insaoğlunun özündeki aptallığın hoyrat bir yansıması görmüşümdür.Hem zaten bütün devrimciler aptaldır, daha az rahatsızlık verdikleri için onlar kadar olmasa da reformcular da öyle.’

‘Gerek devrimciler, gerek reformcular aynı konuda yanılıyor. Her şeyi içeren hayata karşı tutumunu ya da hemen her şey demek olan kendi varlığını zaptetmekten aciz olan insanlar, başkalarını ve dış dünyayı değiştirerek kendilerine bir çıkış noktası yaratmaya çalışırlar. Bütün devrimciler, bütün reformcular birer kaçaktır. Kendi kendiyle savaşamayan insan başkalarıyla savaşır.’
‘Hiçbir imparatorluk bir çocuğun bebeğinin kırılmasına değmez. Hiçbir ideal küçük bir oyuncak trenin feda edilmesine layık değildir.’ Faydalı bir imparatorluk, verimli bir ideal gören olmuş mu bugüne kadar?
‘şu anda dünya aptallara, huzursuzlara, yüreksizlere ait.’

KIR VE KENT ÜZERİNE:

‘Keşke kırda olsam, şehirde olmayı sevebilirdim o zaman.’
‘bence bir adamla bir ağaç arasında temel bir fark yoktur.’ (s.218)
‘daha güzel bir ağaçla kıyaslandığında, ağacı hep insana üstün görmüşümdür.’ (s.220)
‘…Hayatın doğrudan algılanabilen gerçekliği kesinlikle gerçek dışıdır. Tarlalar, şehirler, düşünceler kendi kendimizi hissedişimizden,, bu karmaşık duyumdan doğan tamamen kurgusal şeylerdir.’
‘Kırda sabah var olur; şehirlerde ise vaat eder. Biri yaşatır, öteki düşündürür.’
‘insanın canı hoşlanmasa bile kırlara gitmek istiyor.’
‘Kır bizim olmadığımız yerdir.’
‘şimdi, yüce, engin ışığın altında şehri bir ev tarlasına benziyor – doğal, geniş ve planlanmamış bir şey.’ (s.471)
‘bazen şehir de kırlara özgü huzuru tadabilir.’
‘hepsi bu…Biraz güneş, biraz meltem, uzakları süsleyen üç beş ağaç, mutlu olma arzusu, geçip giden günlerin melankolisi, hep belirsiz klan bilim ve bir türlü yakalayamadığımız gerçeklik…hepsi bu.’ (s.551)
‘okumamak için kitaplar alsak; konserlere gitsek, ama ne müzik dinlesek, ne de kimlerin geldiğine baksak; yürümekten yorulduk deyip uzun gezintilere çıksak ve gidip kırlarda kalsak, sadece ve sadece kırlar bizi uyuşturduğu için.’
“Köyü küçücük olduğu için insan oradan evrenin, şehirde görülenden daha büyük bir parçasının görebilirmiş; işte bu yüzden köy kentten daha büyükmüş:
-Çünkü gördüğüm şeylerin boyundayım ben, kendi boyumda değil.”

bu da kitabın müziği: Estranha Forma de Vida, Portekizce’de “Hayatın Garip Hali” demek, içerik tam oturmasa da başlık Pessoa’nın huzursuzluğuna gelsin:

Gri Kitap

‘Çünkü aşk eşitler arasında yaşanır’

Barış Bıçakçı – Bizim Büyük Çaresizliğimiz / 2004

Processed with Rookie

‘Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum. Hala öyle!’

Kitabın iç kapağına bir not düşmüşüm: “Bu kitap Ankara’dan başka şehirde yazılamazdı zaten.”Kitabı okurken mi yoksa sonra mı yazdığımı hatırlamıyorum. Ankara’nın sıkıntısını hissettim belki de, ya da Ankara insanı az biraz melankolik, az biraz duygusal kılar da daha içli yazmasını, hissetmesini sağlar belki de o anlardan biriydi. Ki bu ikinci bahsettiğim Ankara’nın bende uyandırdığı nadir olumlu hislerinden biridir.

Kitap yine hediye, yıllar once filmini izleyip bayıldıgımı hatırlayarak başladım. Ender ve Çetin sanki 100. Yıl’da yan dairemde bana komşuydular da yanlarına bir süre Nihal gelmişti, o kadar yakından hissettim romanda geçenleri.

Biraz geçmişe özlem, çocukluk anılarını bugüne getirme çabası, arkadaşlık, bıkkınlık, durağanlık ama hepsine karşı bir duvar gibi dikilen bir derinlik var kitapta. Taze fasülye, kavanoz ve margarin kapları anlatılan bir cümlenin ne kadar derin olabileceğini gösteriyor okuyana. Arzu karşısında ahlak, arkadaşlık karşısında kıskanma gibi gelgitlerin asla bir sonuca kavuşmadığı içerisinde bolca Ankara mekanları tasvirini barındıran su gibi akan bir kitap.

Büyük çaresizlik de, her ne kadar aşk ile ilgili gelse de kulağa aslında eskiye özlem, eskinin bir daha asla eskisi gibi olamayacağının bilinci:

‘Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.’

Hani bazı anlar, bazı manzaralar olur durup bakarsınız, sanki o saniyeler genişler içinize işler ve anlarsınız ne kadar mutlu olduğunuzu, hatta belki “şu an ölsem de sorun değil” dersiniz. Artık şanstan mı, bir daha o kadar güzel bir an yaşayamama korkusundan mı yoksa elindekiyle yetinme alçak gönüllüğünden mi bilinmez, ama bazen dersiniz işte. Tıpkı Ender’in de dediği gibi:

‘Sırtımızı verdiğimiz küçük tepeden, neden bilinmez, küçük bir taş yuvarlanıyordu ve ben aynı nedensizliği içimde duyuyor, ömrümün sonuna geldiğimi düşünüyordum. Çok mutluydum çünkü.

Ama yine de, yavaşlığı, griliği ve kitaba hakim umutsuzluğu bence Ankara’dan başka kentte yazılamaz, kitap Ankara’dan başka kente ait olamazdı:

‘Bağıran renklere boyanmış beş on katlı binaların arasından kıvrılıp giden yola bakarken, seni bile anlamadığımı, bu dünyadan bir şey anlamadığımı düşünmüştüm.’

Processed with Rookie

‘ Neden bir de rüya görürüz? Her şey olup bittikten sonra neden bir de rüya görürüz?’

‘Hayat tekrardan ibarettir çünkü. Hayatın gücü tekrarın gücüdür. Günlerin, ayların, mevsimlerin gücü. Tabii bir de şiirin. Şiirlerin tekrar eden dizelerinin gücü.’

‘Önce aşk vardır. Hatırlamak da, acı çekmek de, sevgilimize vereceğimiz çiçeğin fotosentezi de ondan sonra başlar.’

‘Ölümden sonra bir hayat var ve onu sanki eşyalar yaşıyor.’

‘Aramızda bütün dillerde geçen bir konuşma başladı.’

‘Serap’la duygularımızı eskitecek kadar uzun bir süre birlikte olduk. Onn bazı tavırları ilk ne zaman sinirlendirdi beni? Akşamları evine gidene kadar onunla birlikte olmak için bindiğim belediye otobüsleri tam olarak ne zaman bir işkenceye dönüştü? Bİlmiyorum.’

‘Basit şeyler isteyince, basit şeylerden zevk almaya başlayınca, anlıyorum ki aşık olmuşum’

‘Aşık olmak böyle bir şey miydi? Dinlediğin hikayelerin kahramanlarıyla özdeşleşmek miydi?’

‘Aşıklar böyledir işte, kısacık bir anı bütün ömürlerine yaymak isterler.’

‘En büyük ahlaksızlık bir aşkı yaşamamaktır.’

‘Ne çok kadın ve erkek yaşadığıyla yetiniyor. Karı koca olmakla yetiniyor. Oysa kafalarında bir aşk kavramı olsaydı yaşadıklarıyla yetinemez, kurlu düzenlerini yerle bir etmek pahasına aşkın peşinden giderlerdi. Kavramlar hayatı en üst imkanlarına genişletmenin aracıdır.’

‘Uzakta olan her şey biraz daha olağanüstüdür.’

‘ne olmuştu o günlere? yaşanan şeylere ne olur Çetin? Nerede durur?’

‘Her şey köhne ama anaçtı. Kıştı işte.’

 

—-

kitaptan uyarlanan Seyfi Teoman’ın yönettiği filmin fragmanı:

Kitapta geçen Şarkılar Listesi:

Tindersticks ‘Let’s Pretend’ : 

Bryan Ferry ‘Your Painted Smile’

Kelimeler

“kelimeler, albayım bazı anlamlara gelmiyor.”  

 Oğuz Atay – Tehlikeli Oyunlar

“bazı şeyler sözcüklerle açıklanamaz.”  / Jose Saramago – Kopyalanmış Adam

Saramago’yu anlatmaya neden Oğuz Atay’la başladım? Belki de yazının olmasa da yazarların (bu örnekte Atay ve Saramago) yapıtaşları olan kelimelere olan hassasiyetlerinden. Belki de birbirilerinden büyük olasılık habersiz bu iki adamın, iki farklı coğrafya da, iki farklı dilde, iki farklı zaman diliminde belki de aynı anlama gelen farklı şeyleri yazmalarının etkisi. Cevabı yok.

Eğer Atay’la başlamasaydım, ben de Saramago’nun “Kopyalanmış Adam” ındaki gibi başlardım:

“Kaos, çözülmesi gereken bir düzendir.”

Pilar’ a olan aşkı, kitaplarına eşsiz atıflar yaptırmıs yazara ama yine de atıftan sonraki bu ilk cümlenin gücü için bile okurdum kitabı, okudum da, ama içerisinde çok daha fazlası cıktı. Yazarın belki de en iyi kitabı değil “Kopyalanmış Adam”. Ama yine de Saramago’nun hayata dair basit görünenlerin karmaşasını, karmaşanın da basitliğini ustalıkla (sevmiyorum şu tabiri ya neyse) anlatıyor. Kendine has anlatım tarzı klişesine de pek girmeden basitçe, kendinizden bir tane daha olduğunu düşünün ve bunun üzerine nasıl bir roman yazılabileceğini…

“insanlar birbirlerini tekrarlarlar, birey kendini tekrarlar.” s.26

Olay o kadar basit ki, aynınızdan bir tane daha olduğunu öğreniyorsunuz mesela. Ama yazarımızın bahsettiği ikizlik değil Baya baya birbirinden habersiz iki kopyadan (ya da “eş”ten 😉 bahsediyor. Kahramanlarımızdan Alfonso Maximo bu durumu keşfettiği andan itibaran aynaya baktığında gördüğü yansımanın kendisi olup olmadığını bilemiyor. Bir varoluş ve nedensellik sorgusu alttan alta sezilirken, Saramago belki de sadece tıpkı körlükte yaptığı gibi neyin gerçek neyin görünür, neyin sahte neyin görünmez olduğunu anlatıyor. Kopya ya da tekrar olan kimdir, gercek olan hangi varlıktır, hata olan hangi?

“bir insanın kendisinin bir hata olduğunu bilmesinin anlamı ve sonucu nedir?” s.27 “ben seni arıyorum, sen beni arıyorsun”149

Bu arada 150-250 sayfaları arasında “Saramago sen ne yaptın oyle?” diyebilirsiniz, sonra sonlara doğru biraz şaşırıp tam kitaba bağlanmış hissederken “bu muydu yani?” de diyebilirsiniz. Yine de ne girişin, ne gelişmenin ne de sonucun etkisi satır araları ve alt mesajlar kadar önemli değil kitapta. O sebeple hikayede bir şeyler aramayın, bırakın o sizi buluyor.

Kitap boyunca kelimelere dair yaptığı sorgular beni en çok etkileyen şey mesela:

“olur da bir gün kendi kendimize sorarsak, anlamları ve tanımları konusunda şüpheye düşmeyeceğimiz sözcüklerin sayısı pek azdır.” s.83

“…bundan sonra olanları nasıl açıklayabiliriz, başka bir yerde kullandığımız sözcükleri, bir kişi zamirini, bir zarfı, bir fiili, bir sıfatı ne kadar bir araya getirsek de ne kadar istesek ve çaba göstersek de, kendimizi hep safça betimlemeyi umduğumuz hislerin, sanki hisler uzakta dağların, yakındaysa ağaçların göründüğü bir manzara resmiymiş gibi dışında buluruz.” s.96 (gerçekten olağanın bir kaç basamak üstü…)*

“dünyadaki bütün sözcükler birleşseler bile birbirimizle anlaşmak için kulllandığımız sözcüklerin çoğunu bulamayız.”Ne gibi?” mesela su anda içimde hissettiğim duygu karmaşasını ifade edecek bir sözcük bulamıyorum”s.119

“sözcükler şeytanın ta kendisidir, bizler sadece kendi uygun gördüğümüz sözcüklerin ağzımızdan çıkmasına izin verdiğimizi sanalım, nerede çıktığını anlayamadığımız davetsiz bir sözcük ansızın dışarı fırlayıverir.” s.199

“Affetmek alt tarafı bir sözcük dedi Helena, Sözcüklerden başka neyimiz var ki.” s.302

Kitap benim için üç anlamda çok çok önemli (yazım tarzımda hala İ.Tekeli etkileri görüldüğü doğrudur:). İlki yeterlilik sınavım sonrası can arkadaşlarımdan birinin hediyesi olması, ikincisi Atina’ya bu kitapla yaptıgım kısa gezi sırasında bana Viktoria Meydanı’na bakan o eşsiz balkonda eşlik etmesi, sonuncusu da bu eşlik sırasında belki de bana çok daha fazlasını sağlaması, onu daha görmedim…Hem kim bilir belki de gerçekten dünyayı fetheden bir duygu o balkonda denk geldiği bir gün doğumu sonrasında sessizce hayatın akışına kapılıp gitmeyi öğrenecektir. Gerçi “insanlar hep olayları zamana bırakmak lazım derler, ama asıl mesele, yeterli zamanımızın olup olmadığıdr.” s.281

not: bir de belki de olmayan bir dile olmayan bir kelime kazandırmamı sağladı kitap, onun için de ayrıca teşekkür ederim (bkz: lanjara)

Desktop19

(şanlıyım ki kitabın çoğu bu manzaralar karşısında bitti) Βικτώρια – Porto Xeli Haziran 2015

“Gece hala şehirdeki binaların çatılarının tepesinde asılıydı, sokak lambaları halen yanıyordu, fakat sabahın ilk ışıkları atmosferin üst kısımlarını belli belirsiz şeffaflaştırmaya başlamıştı. Böylece Tertuliano dünyanın bugün sona ermeyeceğini anladı.” s.29

“Basit olan kararsızlıktır, belirsizliktir, çözümsüzlüktür.”

“ne kadar hatırlatılsa azdır. en önemli icatlar, ne yaptıklarının farkında olmayan kişiler tarafından gerçekleştirilmiştir.” s.37

“çoğu kişinin yatmadan önce ettiği dua ebedi babamız veya ezeli Meryem ana duaları değil şu duadır: bizi tüm kötülüklerden koru, tanrım, en çok da uysalların öfkesinden.” s.43

Processed with VSCOcam with t1 preset
…fakat düzen, hani köpek için de denir ya insanın en iyi dostudur, dost olmasına dosttur, ama tıpkı bir köğek gibi arada bir ısırır. Her şeyin bir yeri vardır ve her şey yerli yerinde durmalıdır anlayışı tüm varlıklı ailelerin altın kuralı olmuş, yapılması gereken şeylerin düzenli olarak halledilmesinin ise kaosun hayaletlerine karşı en sağlam sigorta olduğu defalarca kanıtlanmıştır.” s. 54

“Bazı şeyler sözcüklerle açıklanamaz.” s. 58

“herhalde okumak da biryerlerde bulunmanın yollarındandır.” s.78

“tekrarladığımız için bizi affedin, ama acı duyan bir insanın neresinin acıdığını sürekli tekrar etmesi olağandır.” s.95

“sayılar insanın önüne karışık, karmaşık halde çıkarlarsa bilmeyenlere kaotik görünebilirler, oysa aralarında gizli bir düzen vardır.” s.97
“üzerlerine huzursuz değil, tatlı bir sessizlik çökmüştü, insanın yuvasında yaşayabileceği mutlulukların en büyüğüydü bu.”

“sopanın kalkması ile inmesi arasındaki o kısacık sürede sırtın dinlenme fırsatı bulduğu söylenir ve söylenmiştir, oysa dinlenme fırsatının sırta değil sopaya ait olduğunu söyleyebiliriz.” s.101

“insanın her şeye aynı anda sahip olamayacağı söylenir, bu doğrudur da, insan hayatlarının tartısı sürekli kazanılanlar ve kaybedilenler arasında inip kalkar, esas sorun ise kaybedilmesi ve kazanılması gereken şeylerin göreceli değerleri konusundafikir birliğine varmanın imkansızlığında yatar, ki bu imkansızlık da insanlara özgüdür.dünya işte bu yüzden bu haldedir.” s.102

“şehirler nasıldır bilirsiniz, çıkmak bile zordur, caddeler bitince fabrikalar başlar, fabrikalar bitince gecekondular başlar, çoktan şehrin bir parçası olmalarına rağmen bunun farkında olmayan köyleri saymıyorum bile.” s.185

Processed with VSCOcam with t1 preset
“acele etmeyelim, sessiz kaldığımızda da söyleyecek çok şeyimiz vardır.”

“beynine ağrılar girene kadar düşünmesine rağmen bir türlü anlayamadığı asıl şeyse, iletişim teknolojilerinin resmen katlanarak gelişmesine, ilerlemeden ilerlemeye koşmasına rağmen, diğer bir iletişimin, yani gerçek, seninle benim aramdaki, sizinle bizim aramızdaki gibi bir iletişimin böylesine karmaşık bir çıkmaz sokaklar ve sahte caddeler ağına mahkum olması olayları ifade etme konusunda da, gizleme konusunda da böylesine sinsi olmasıydı.” s.193″kaderin tüm sebepleri insanlar tarafından yaratılmıştır.” s.236

“genel kanının aksine karar vermek dünyadaki en kolay kararlardan biridir, bunun ne kadar doğru olduğu gün içinde alıp durduğumuz kararlardan bellidir.ancak meselenin can alıcı kısmı da işte buradadır, çünkü bu kararlar daima sonradan ufak tefek sorunlarla bize dönerler veya biraz yontulmaları gerekir, bu sğrunların ilki kararlarımızın arkasında durabilmemiz, ikincisi onları sonuna kadar savunabilmemizdir.” s.259

“insan ruhu, içinden aniden bir palyaçonun fırlayacağı ve bize nanik yapıp dil çıkaracağı kapalı bir kutu gibidir.” p.281

“kadını hafifçe kendine doğru çekti ve öylece kaldılar, neredeyse sarılacaklardı, neredeyse birlikteydiler, zamanın kıyısında…” s.302

tabi ki portekizce olsun kitaba veda şarkım da:

Bir ay sonra gelen ek: 2013 yapımı, aynı kitaptan uyarlanan Enemy (Düşman) filmini izledim, çok “sürprizbozan” olmasın ama kitaptan algıladığımla filmin içeriği oldukça farklıydı, kendi başına her ne kadar çok başarılı bir ürün olmuşsa da ben yine de kitabın son sayfasını, filmin tümüne yeğlerim, ama kesinlikle izlenmeli 🙂

Kitap Okuyan Adam

“Herkesin hırsız olduğu bir ülke varmış. Gece olunca, insanlar maymuncuklarını ve fenerlerini yanına alır ve komşusunun evini soymaya gider, gün doğarken geri döndüklerinde yüklerini alırlarmış. Ama her seferinde kendi evlerini de soyulmuş bulurlarmış. Ülkede herkes çok mutluymuş, kimse kaybetmez,çünkü herkes birbirinden çalar ve bu dolaşım, son kişi ilk kişiden çalana kadar sürermiş.

Bir gün, nasıl olmuşsa, dürüst bir adam ortaya çıkar. Gece olduğunda, çanta ve fenerle dışarı çıkmaktansa evinde kalıp roman okumayı tercih eder. Hırsızlar geldiğinde ise evde ışık yandığını görüp soymak için içeri girmezler. Ve bu durum bir süre devam edince, ahali bir konunun açıklığa kavuşmasını ister:

– Çalışmadan yaşamak senin tercihin, ama başkalarını bir şey yapmaktan alıkoymaya hakkın yok.”

Bunun üzerine dürüst adam, geceleri evinden çıkar, fakat hiçbir şey çalmaz. Döndüğü zaman evini hep soyulmuş bulur. Ve bir haftadan daha az bir sürede, yiyecek tek bir şeyi kalmaz. Dürüst adam soygun yapmadığı için soyulmayanlar diğerlerine göre daha zenginleşmekte ve artık çalmak istememektedir. Dahası, dürüst adamın evi de artık bomboş olduğu için o evi soymaya gidenler de yoksullaşmaktadır. Zenginler, kendileri için soygun yapmak üzere maaşlı hırsızlar tutmaya baslar. Zengin fakir ayrımı giderek çoğalır. Zenginler mallarını korumak için polis teşkilatı ve hapishane de kurarlar. Birkaç yıl geçtikten sonra, artık kimse soymaktan ve soyulmaktan söz etmemektedir, sadece zengin ve yoksul vardır; Ama hâlâ hırsızlık yapmaktadırlar.

Tek dürüst adam ise daha isin basında açlıktan ölmüştür.”

Italo Calvino – Kara koyun

Diyarbakır-Ayaklar /2013
Diyarbakır-Ayaklar /2013

 

Ah’lar Ağacı

‘Ben sizin ruhunuza çiçek aşısı yapayım da / Çiçekler açsın ruhunuz’

Böyle kadınlar omuz veriyor sana ta uzaktan, hatta olmayan yerlerden, sadece bir kaç kelimeyi dünya üzerindeki tüm insanlardan daha güzel yan yana getirebildikleri için. Sadece  korkunç bir şekilde yalnız olan tüm insanlardan daha iyi farkında oldukları için yalnızlıkların…Böyle kadınlar erken ölüyor, geç keşfediliyor, dertlerinden yok oluyor ve sonra gün be gün eriyene umut olmaktan öte hisdaş oluyorlar. Ben delirdim örneğin, Tezer gibi delirdim, Madak gibi kayboldum. Ama ne yazıktır ki onların yazma, ifade etme yeteneği de yok bende, sabır taşım iyice ufalanmadan önce onlarca işe el atmama rağmen bu kayba yol gösterecek her hangi bir şey bulamaz hallerdeyim. Bu sebeple ben de Madak gibi diyorum:“İçim sıkılmasa o kadar / Tek bir satır bile okumazdım”. Madak işte ‘ters Pinokyo’ olmak isteyen kadın…

1962850_10152930175902696_7384884601589590814_n‘Karnabahar kızartmıyordu asla / Başroldeki kadınlar /Güçlü bir el silkeledi beni sonra/ Sanırım tanrının eliydi/ Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan / Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi / Çok şey görmüşüm gibi/ Ve çok şey geçmiş gibi başımdan /Ah…dedim sonra / Ah!’

‘Bir zamanlar kendimi / Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım / Kaç metredir benim yokluğum? / Benden daha çok var sanmıştım / Benim yokluğumda dünyaya/ Bir elbise çıkar sanmıştım.’

‘İnsan unutandır / Ve insan unutulmaya mahkum olandır.’

‘Ahlat ahların ağacıydı /Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse/ Öyleydi işte…’

‘Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum/ Ve kaybolmak o dalgınlığınızda’
Ekran Resmi 2015-03-09 21.10.49.png‘Bir zamanlar meydan okumak isterdim/ Kaç meydanını okudum da bu hayatın / Yalnızca iki harf öğrendim / A – H’

‘İnsan kaybolmayı ister mi? / Ben istedim bayım / Uzaklara gittim / Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin/ Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım.’

‘Sana bu son mektubu artık senden mektup beklemediğimi söylemek için yazıyorum Polyanna’

‘Bazı yaralar yararlıdır buna inan…/Bazı yaralardan sızan kanla/ Tüm geleceğin yıkanır/ Bazı yaralar…’

‘Ters Pinokyo olmak istiyorum Gepetto Usta/ Kötülüklere boğulup/ İnsanlıktan çıkmak istiyorum artık’