Teselli Felsefede

‘Hiç kimse buralarda oturup yerleşip oturamayacaksa felsefenin bu tepelerde ne işi var?’

Alain de Botton, doktorasını ‘genele hitap eden kitaplar’ yazmak için bırakmış… İşte ben karşınızda, bu aralar tezim hariç kendi hayatım için okuyabildiğim nadir kitaplardan olan Felsefenin Tesellisi ile  duruyorum. Sanırım genele ya da özele hitap edemeden, sırf kendim için, büyük olasılık kendi karşımda duruyorum.

Doktora sürecinde kendini karşına alıp anlaşabilmen için çok az seçenek var gibi, biri kitap… Ama kitap seçimlerim bile garipleşti son dönemde, sanırım bu kitabı sırf içinde felsefe var diye seçtim, bir nevi vicdan susturucusu. Ya da tesellisi var diye, bilmiyorum.Temel insanlık sıkıntı ve sorunlarını, yüzyıllardır aynı şeyler üzerine düşünmüş ama kimisi de yazar, filozof ve ünlü olmuş önemli kişilerin düşünce ve öğretileriyle normalleştiriyor. Kitapta 6  adet bölüm var, bu bölümler temel gündelik hayat sorunlarına göre ayrılmış ve kimi filozofların öğreti, düşünce ve hayatlarıyla örneklendiriliyor:

14295dbe-38ff-4cb4-bf5c-1dd282535685.jpeg

I. Eğer içinde yaşadığınız toplum tarafından düşünceleriniz kabul görmüyorsa; ama haklı olduğunuza dair inanç ve kanıtlarınız yeterliyse, her ne kadar Sokrates’in baldıran zehrinden içerek ölme sınırında olmasanız bile kurtulmak isteyebilirsiniz. Bunun yolu ise bakış açınızı değiştirerek daha büyük bir zaman ölçeğinde kendinizi yargılamak; belki de kabullenmek . (Sokrat’ın Savunması,Sokrat’ın Ölümü)  Sokrat’ı yargılayıp(220 oya karşı 280 oyla) ölümüne karar veren Atinalılar onun ölümünden sonra bu kararı verenleri suçlayarak şehirden sürmüş ve kentin göbeğine bu kel ve şişman filozofun heykelini dikmişler. Bir şeyi körü körüne savun ve öl değil tabi ki burdaki teselli. Aksine, mantıkla ve inançla takip ettiğin bir dava uğruna suçlanıp ölüme mahkum edilsen bile bu haksız olduğunun bir kanıtı olmayacağını bilmek.

‘Gerçek söz konusu olduğunda sayısal çoğunluk tamamen değersizdir.’ (alalım bakalım Atina’da doğan, küçük ölçekli çoğulcu demokrasi için yapılan bu yorumu…)

Sözün devamı ise daha da vurucu: ‘Çünkü kişinin aslında saygınlıklarından başka hiçbir şeyi olmayan ve nedense birdenbie kendisi aleyhinde ifade verme kararı almış tanıklardan oluşan bir ordu tarafından yenilgiye uğratılması pekala mümkündür.)

‘Tembelliğe meyeden bu at bir at sineğinin varlığıyla hareketlenebilir.’ (Aklıma Žižek’in Trump’ı desteklemesi geldi; bu benzetmeyle sol’a tembel at, Trump’a atsineği mi dedim oldu mu acaba şimdi?) ilgili yazı

II. Bu bölüm parayla, lükse ve bunlarla orantısı hep bir ikilemde kalmış olan mutlulukla ilgili. Mutluluk deyince Epikuros geliyor tabi ki akıllara. Yazar, Epikür’ün düşünce sistemi ve yaşayış biçimini çok güzel özetlemiş. Bu zevk ve mutlulukla hayatı adlandırmış filozof; bugün algılananılan aksine lüks ve aşırıya kaçmakla değil aksine, özgürlük az ve güzel yemek, değerli bir kaç arkadaş ve mütevazı bir hayat sürerek buna inanıyor. Kısacası hayatını basitleştirin ve gerçek kılın ki mutlu olun diyor.

‘Hayatı zevkli kılan şeyler kolay bulunan şeylerdi ve pahalı değillerdi: dostluk, özgürlük ve düşünmek.’

‘Gereksinimlerimiz psikolojik olduğu halde maddi şeylere, nesnelere yönleniyoruz.’

III. Bölüm hayalkırıklığı üzerinde duruyor. Neron tarafından ölüme mahkum edilen Seneca ile ilgili. Beklediklerimiz, düş kurduklarımız ve bunlar olmayınca yaşadığımız öfke ve şok duygusuna karşı Seneca’nın hayatı ve düşüncelerine bakmış Alain de Botton. Değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabullenmekle ilgili olan bu bölüm için en güzel sonuca geleyim:

‘Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun; kendi kendimle dost olmaya başladım.’

‘Dışarıdaki gürültü hiç bitmeyebilir, yeter ki içimizden yükselen sesler bize rahatsızlık vermesin.’

IV. Kendini yetersiz hissetmek ve Montaigne ile ilgili bu bölüm en sevdiklerimden oldu. Akıl ve düşünceyle sürekli ilerleyebileceğimizi ve kendimize güveni güzelleyen külliyat üzerine Montaigne, insanların en basit yetersizliklerine ve zayıflıklarına işaret edip, vasat düzeydeki mantığımız ve tutarsızlığımız ile adeta alay ediyor:

‘En yüce tahtta bile üstüne oturduğumuz kendi kıçımızdır.’

‘Hiç kimse buralarda oturup yerleşip oturamayacaksa felsefenin bu tepelerde ne işi var?’

Montaigne’in eğitim sistemi ile ilgili düşünceleri, 500 yıl sonra bugün bile uygulamayı beceremediğimiz ama bri o kadar da doğru. Ona göre eğitim sistemi bizi bilge değil bilgili bir insan yapmaya çalışıyor. Bilgi ve bilgeliği ayıran düşünür, belleğimiz doldurmak yerine doğru ve yanlışı birbirinden ayırma becerisini öğrenmemiz gerektiğine inanıyor. Şu cümleye bakar mısınız?

‘üniversite rektörlerinden daha bilge ve daha mutlu yüzlerce çiftçi gördüm.’

Yine akademik yazı yazanlara 5 asır önceden bir dip not:

‘Eğer biraz özgüvenim olsaydı, sonucu ne olursa olsun, bir tek kendi sözlerimi söylemek isterdim.’

(Yeni bir şey söylemek alıntı yapmaktan çok daha değerlidir.)

V. Schopenhauer ile ilgili olan ve kırık kalbin tesellisini anlatan bu bölüme oldukça uzak hissettim. Sanırım filozofun nihilist düşüncenin tohumlarını atan düşünce sistemi ve onunla paralel olan sıkıntılı hayatı içimi sıktı, belki de kendisi uzaklardan bana bıyık altından gülüyordur bu sebeple 😉 nitekim okuduğumu anlamaktan öte yaşadım. Kendi dersine 5 öğrenci katılırken, 300 kişiye ders veren Hegel’in felsefesi için’inanılmaz derece itici ve aşırı bir laf kalabalığı’ diye belirtmiş 🙂

Sadece Goehte’nin bu aksi genç için yazdığı ‘Keyif almak istiyorsan hayattan / Değer vermelisin hayata’ dizelerine verdiği cevap:

‘İnsanları oldukları gibi kabullenmek, onları olmadıkları bir kişi gibi görmekten yeğdir.

VI. Son bölümde benim ‘highschool sweetheart’ıma geliyoruz: Nietzsche ve zorluklarla yaşamanın tesellisi. de Botton,çok az filozofun kendini kötü hissetmenin olumlu bir şey olduğunu düşünüyordur diyor. Belki de o yüzden ergenlik zamanlarında anlamlı geliyor Nietzsche. İçki içmeyi sevemeyen, aşık olup karşılık bulamayan, sadelikten öte inzivayı hatırlatan hayatında mutluluğu mutsuzluğun kardeşi görmüştür. Babası bir köy papazı olmasına rağmen dinin tesellilerine büyük bir şüpheyle yaklaşmış.

‘Alman beyni birayla sulanmış.’

‘Avrupa’nın iki güçlü uyuşturucusu: Alkol ve hristiyanlık.’

Kısacası sürekli mutluluk ya da yolun sonunda görülen huzuru aramak yerine bugünün sıkıntı ve umutsuzluklarına sahip çıkmamızı söylüyor Nietzsche, ki böylece daha iyiye erişelim:

‘İnsanlar en kötü hastalıklara, hastalıklarıyla savaşırken kullandıkları yöntemler yüzünden yakalandı. Çare gibi görünen şeyler, uzun vadede, iyileştirmesi gereken hsatlalıkları daha da beter yaptı.’

02819496-bb69-4f36-9683-fbd3e50d2cef.jpeg

Okuması kolay, gayet anlamlı bir bütüne, basit ama derin parçalarla yaklaşan bir kitap Felsefenin Tesellisi. İki günde bitiyor , oldukça akıcı, sadece hali hazırda bahsettiğim filozoflara dair az da olsa bilginiz varsa ara ara sıkıcı gelebiliyor, Porto ve Madrid seyahatlerinde uçakta okuyup bitirdiğim bu kitaptan yine de çok şey öğrendim.

mis şarkı

 

Reklamlar

Ölüm Yokmuş

‘İnsan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceğiz’

‘Akıllı görünmeye çalışmaktan yoruldum’ diyen Saramago, ölümün olmadığı bir ülkeye davet ediyor okuyucuyu.  İnsan var olduğundan beri en büyük hayallerinden, arayışlarından birini, ölümsüzlüğü işine aran veren Ölüm’ün hareketlerinin sonucu olarak “hediye ediyor”. Sonrası ölmeyen bir nüfus, bozulan yaşamsal ve yönetimsel dengeler, varlığı sorgulanan dini kurum, sigorta şirketlerinin çırpınışı,hatta en sonunda yine dolup dolaşıp hükümetin daha fazla huzur evi benzeri yerlerin inşaatına varması anlatılıyor… Bu inşaat hikayesi modern hayatla ne kadar ilintili gerçekten, her soruna yeni mekan…

Kitap ‘ertesi gün hiç kimse ölmedi.’ diye başlıyor. İnsanların ilk şaşkınlığı geçince bu durumu birlik, farklılık ve ulus olma fikriyle ilintilendirilip, balkonlarına bayrak asmaya başlıyorlar, bizler yaşamın dostuyuz diye. Aklıma yakın zamanda ülkenin içinden geçtiği süreç ve tarihi rekor kıran bayrak satışları geldi…Üç nokta daha… Tüm bu gündelik kapitalist hayatın karşılaştığı krizleri yine kendi araçlarıyla çözmesi Saramago’nun bu ekonomi politiğine dair olan biraz da iğneli bir dille sunması sunması kitabı oldukça ilgi çekici yapıyor evet.Diyor ki mesela ‘..her millet hakettiği hükümet tarafından yönetilir.’Yorumsuz… Ama benim en sevdiğim yerler başka.

Bunlardan ilki, yazarın ölümün bizzat varlığını  daha doğrusu gerçekliğini sorgulaması. Tüm canlılar için ölüm insanlar için geldiği anlamam mı geliyordu gerçekten?

‘Hayvanları öldüren ölümle yerdeki ottan otuz metre yüksekliğinde bir sequoiandendron giganteum ağacı da dahil olmak üzere bitkileri öldüren ölüm ya da öleceğini bilen bir adamla, bir gün öleceğinin farkında bile olmayan bir atı öldüren ölümler aynı mıydı acaba?’

‘Eskiden ölünebilen zamanlarda, bir kaç kez ölmekte olan insan görmüştüm ama onların ölümünün bir gün benim de elinen öleceğim ölüm olduğunu düşünmemiştim. Çünkü hepinizin ayr bir ölümü var.’

Bu bakış açısının üstüne laf söylenir mi? Ben en iyisi ikinci favori kısma geçeyim:

img_5152

Kitabın yarısından fazlası olan ve bir süre sonra açık söylemek gerekirse sıkıcı olmaya başlayan, ölüm olmazsa kurumlar ne olur anlatısı, Ölümün işin içine girmesiyle yeniden heyecanlanıyor. Ölüm artık somut bir varlık haline bürünmüş, tüm bu yol açtığı durumu yakınen takip etmektedir. Yazdığı bir mektupta der ki:

‘sözcükler çok hareketli varlıklardır, bir günleri bir günlerine uymaz, gölgeler gibi istikrarsızdırlar,bir bakarsınız vardırlar, bir bakarsınız yok olurlar, sabun köpüğü gibidirler, hatta salyangozların nefes alışı gibidirler, hemen hemen hiç duyulmazlar.’

Saramago’nun ölümle ilgili yorumu da ölümü kızdıracak cinsten:

‘ en nihayetinde, ölüm konusunda da tanrı hakkında da anlatılanlar hikayelerden ibarettir, bu anlattığımız da o hikayelerden biridir.’

img_5153

‘Tam da içeceğimi anda geri çekilen su ya da meyvesini koparacağımız anda bizden uzaklaşan ağaç dalı gibi, kendisini huzursuz eden bu gizli anlam’ gibi Ölümün kitapta kadın olarak, hem de güzel ve genç bir kadın olarak tasvirine şaşırdım. Genelde elinde bir tırpanla,sırtında pelerinle gezen karanlık bir adam olarak tasavvur ederdim bana sorsalar ölümü. Bu kitabın tavrı ise, aslında ikinci bir kere düşündüğümde daha dişi bir yakıştırmayı da yapabileceğimi farkettirdi bana rahatsız olmadım değil:)

Kitap bu bölümle sonlanıyor, yine yazarın deha kaleminden dökülen onlarca güçlü cümlelerle:

‘Ümitlerin kaderi, biri yok olduğunda diğerinin ortaya çıkmasıdır. İşte bu yüzden bunca hayal kırıklığına rağmen dünyadan silinip gitmemişlerdir.’

Sonu söylenmez tabi kitapların ama şu kadarını belirteyim, ölüm bile müziğe aşık olmuştur.

😉 o zaman  : kitabın müziği

 

Hayat

Processed with VSCO with hb2 preset

‘Doktora tez danışmanım bir gün elinde bir kitapla çıkageldi. Dedi ki ‘sana getirdim, tezin için.’ Buraya kadar her şey normal. Elinde, Varlık Yayınları’nın 1959 baskısı ‘Hayat Yollarında’ adlı Panait Istrati kitabını tutuyor olmasının dışında.

Hocamın, bana bu kitabın içinde tezimle ilgili bir şey bulabileceğimi söylemesinin sebebi yazarın o hiç bir coğrafyaya sığamamış ama bir o kadar da dolu hayatı mı, yalnızlıktan intihar etmeyi denemesi mi (umarım bu değildir:) yoksa sırf baksana hayat ne kadar çetrefilli, tezini o kadar da önemseme tavsiyesi mi.

Sanırım hepsinden öte, kendisi bana ‘edebiyata devam’ dedi, galiba sadece akademik yayın okuduğumu düşünüyor:)

öyle ya da böyle beni çok içten bir yazar ve hikayeyle tanıştırdı, sağolsun.

Processed with VSCO with hb1 preset

‘Ama can ciğer dost kalarak, dostluğa büyük değer vererek bir yandan da ne cinayetler işleriz biz.’

‘Orada, ayaklarımın dibinde boşluk, kalbimde boşluk, taş kesilerek kalakalmış,bu yüzen mezarlığı seyrediyordum’ ( Tuna nehrinde yüzen buz kalıplarını anlatırken…)

‘Bir bavulun ilk yola çıkarken hıçkıran bir annenin nasırlı elleriyle hazırlanmışsa ne kadar gam yüklü olabileceğinden….’

‘bir daha görmiyesiye yanından ayrıldığın zaman ruhunda meydana gelen o dipsiz boşluktan ne anlar alem?’

‘Ağlamak geliyor içimden. Dostum uzaktadır. Anacığım uzakta. Ne işim vardı benim buralarda? Mütevazı fakat temiz, rahat yuvamızını düşünüyorum. Hemen hepsi evlenmiş olan arkadaşlarımı düşünüyorum. Neden onlar gibi, herkes gibi olamıyorum? Neden uğramışım bu lanete ben? Memleketimde yabancılar bile yerleşip keyiflerine bakarken beni böyle durmadan diyar diyar dolaşmaya sevkeden ne? Nedir istediğim? Neyin peşinden koşuyorum?

Yalnızım.’

yazarken çaldı, bence tesadüf değil🙂

 

 

 

Bilinmeyen Adayı Bilmek

Araya Belçika, Brezilya, bir kaç Portekiz, sonra yine çok çok Türkiye, sonunda Ankara, bir çok küçük öykü kitabı, bir kaç kentsel okuma, bir de muhteşem ‘The Neighborhood (Gonçalo M. Tavares)’  kitabı girdi, yazmamışım.

Başlamadan yazayım, ben çizimli kitap hastasıyım sanırım; büyüklere çizimler…

Saramago’nun büyüklere küçük, küçüklere büyük dünya sunan Bilinmeyen Adanın Öyküsü beni oturttu bilgisayar başına tekrar. Canım öğrencim ve arkadaşımın çok tatlı hediyelerinden biriydi, sarı da kapaklıydı yine Kırmızı Kedi Yayınevi baskısı olması sebebiyle, açtım bir pazar sabahı, kapatmadan bitirdim, umut doldum.

‘Aklını yitirmiş bu’ dedirtebileceğimiz bir amacımız ya da hayalimiz olsa da kralı kapısına dayansak, sesimizi duyurana kadar o kapıda yatıp kalksak, sonra sırf bilinmeyen adayı bulmak sonucu için değil, amacı ve yolculuğu için adım adım ilerlesek, yolculuğa baksak, belki o zaman biz de deriz o deneyimsiz denizci gibi :

‘…mühim olan varış değil gidiştir mi demek istiyorsun yani , kim olduğunu bilmiyorsan kendin olabilmen mümkün değildir.’

Bir de kitap aldıkça alan, en çok istediği şey eline geçtikten 24 saat sonra daha iyisini gören bizim kuşağa ve arkamızdan gelen diğer kuşaklara söylenebilecek bir şeyler var kitapta:

‘Beğenmek, sahip olmanın en iyi şekli, sahip olmaksa beğenmenin en kötü şekli olsa gerek.’

Bilinmeyen Ada’yı arayacak olan teknenin adını Bilinmeyen Ada koyan adamın öyküsü şöyle bitiyor:
‘Öğlene doğru bilinmeyen ada (tekne) nihayet denize açılmış, kendini aramak amacıyla.’

Okuyun bu kitabı, hem kendinize hem de varsa ya da olacak olan çocuklara, çocuklarınıza… Tüm benlik keşfi yolculuğuna çıkacaklara iyi yolculuklar:

‘…ama ben bilinmeyen adayı bulmak istiyorum, o adaya ayak basmak istiyorum, o adaya ayak bastığımda kim olduğumu öğrenmek istiyorum. Bilmiyor musun ki , kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin….’

Processed with VSCO with f2 preset

‘…işte kader hep böyle davranır bizlere, hemen arkamızdadır, omzumuza dokunmak için elini çoktan ileri doğru uzatmıştır, bizlerse hala, geçti gitti, gösteri bitti, yine aynı hikaye, diye homurdanıp dururuz.’

‘Ben hep denizciliğin sadece iki ustadan öğrenilebileceğini düşünmüşümdür, birincisi deniz, ikinicisi de tekne. Peki ya gökyüzü? Gökyüzünü unuttun, Evet, tabii, bir de gökyüzü, Rüzgarlar bulutlar, Gökyüzü, evet, Gökyüzü.’
Processed with VSCO with hb2 preset

‘… rüya hünerli bir sihirbazdır, varlıkların boyutlarını ve birbirlerine olan uzaklıklarını değiştirir, yan yana uyuyan kişileri ayırır, birbirine uzaktaki kişileri kavuşturur.’

Canım Saramago,  kaleminden damlayan her kelimenin derinlikleriyle yüzeyini nasıl da kaynaştırıyorsun.

‘felsefe işlerini kralın alimine bırakalım, neticede onun işi bu, şimdi karnımızı doyurmaya bakalım.’

yolculuğun müziği ise burda 🙂

Fil Adımı

‘little by little, one travels far’

Saramago’nun bu kitabındaki atıf şu: Ölmeme izin vermeyen Pilar’a. Kitaba daha başlanmadan bitirmiş yine, tek bir cümleyle.

Bir Portekiz dili öğretim görevlisi ile yaptığı konusma sırasında öğreniyor Saramago bu  hikayeyi ve ortaya “Filin Yolculuğu” çıkıyor. Mevzu bahis filin adı Muhteşem Süleyman (sultandan esinlenmişler evet), 1551 yılında Lizbon’dan Viyana’ya bir düğün hediyesi olmak üzere, yanında çat pat dil bilen bir Hintli bakıcı ile bir yolculuk yapıyor.

Saramago bir fil günde kaç litre su içer, nasıl uyur öğrenir bu kitap için ve der ki “..bir fil, bir filden fazlasıdır” Ayrıca bir konuşma sırasında fil için “Filin bir şey düşündüğü yok, çünkü o bu dünyadan değil” der.  Kısacası filin varlığının felsefesini yapar…

‘Her zaman bizi bekledikleri yere varırız.’

Benim yolculuğuma da denk geldi bu kitap. 2015 yazı, Milan ve Bergamo’da ana eşlik etti. Muhteşem Süleyman’ın tekrar İtalyan topraklarına dönesi varmış demek ki.Onca aydan sonra beni karda yürüyen bir fili tezahür etme çabasından öteye etkilemeyen bu kitabı bu hafta Türkiye’ye gelen ilk gergedan haberlerini görünce hatırladım. İngiltere’den buraya Süleyman’ın rotasının bir kısmını izleyerek 7 günde gelen Samir, aradan geçen yüzyıllara rağmen yine yaralı, yine “oyuncak”, yine sadece bir “süs”. Üzücü…Bir “politik hediye olarak fil” ve “vitrin hayvanı olarak gergedan”, aradan geçen 500 yıl…

Samirle ilgili Haber: http://www.radikal.com.tr/turkiye/turkiyenin-ilk-gergedani-7-gunluk-yolculugun-ardindan-yarali-geldi-1484296/

‘İçinde yaşadığımız zamanlar cennete gitmeye imkan verir mi bilmem.’

‘Çünkü hayat plan yapanlara güler. Sükunet beklediğimiz yeri şamataya boğar ve bir daha görmeyeceğimizi sandığımız birini aniden karşımıza çıkartır. ‘ s.27

‘Çok yazık. Bizi biz yapan hep kusurlarımızdır. İyi niteliklerimiz değil.’

”relente: bulutsuz gecelerde açık havada uyumak anlamına gelen Portekizce fiil.” 🙂

‘Sonu iyi biten her şey iyidir?’

‘Yazmak Unutmaktır’

‘iyilik şımarıkça bir huydur.’

‘Kalp düşünebilseydi atmaktan vazgeçerdi.’

Processed with VSCOcam with c1 preset

Portekizli yazar Fernando Pessoa’nın  beş heteroniminden (yarı-dış kimlik) olan Bernardo Soares’in dilinden metinlerin derlenmesi “Huzursuzluğun Kitabı”‘. Kitap hem gerçek hem de mecaz anlamda oldukça ağır:) Bir de benim gibi yaz tatilinin göbeğinde okursanız elde “huzursuzluk”, kalpte “huzur” ikilemi ile daha da ağırlaşır …En son Cioran okuduğumda böyle hissetmiştim; büyük boşluk, hayatı anlamlandırma çabalarının boşluğu, varlığının yer yüzünde bir gölge kadar yer tutmayacağı ama aynı anda tüm evreni doldurabileceği çatışması. Cioran’dan farkı ise Pessoa’nın gel-gitleri. Sürekli sorguluyor Pessoa ve bu sebeple de yer yer okuyucunun üzerine çöken karamsarlık hiç beklenmeyen bir anda Pessoa’nın  o hiç sevmediği fırtınalardan sonra bulutları yaran keskin gün ışığı ile aydınlanıyor. Pek de uzun sürmeyen aydınlanmalar bunlar…

Lizbon’a, Tejo nehrine aşık, hayal etmek varken dünyanın öbür ucuna gitmeye ne gerek var deyip yolculuğu reddeden, ancak her ne kadar dışarda akan manzaraya bakarken başka şeyler düşünmeyi tercih etse de tren yolculuklarına bayılan, kendi iradesi dışında ona sunulan varlığıyla ne yapacağını bilemeyen, bulutlarla konuşan, hatta biri duysa haykırmak isteyen yazarımızın beni etkileyen çok fazla sözü oldu…Kitapta altını çizdiğim, yanına not aldığım sayfaların üstünden geçmek tam bir haftamı aldı ve o sebeple de her ne kadar uğraşsam da alıntıları kısaltamadım. Onun yerine bu anlatıdaki ana başlıklarda toplamayı tercih ettim. Ama en hafızama kazılanları aşağıda ayrıntılandırdığım devrim ve devrimciler üzerine olanlar… Çünkü evet, kendini değiştirmeye cesareti olmayan insanlar dünyayı değiştireceğini sanıyorlar ve de yine evet hiç bir imparatorluk ve ideal, bir çocuğun oyuncağının kırılmasından daha önemli ve değerli değil.

İnsanların mutsuzluklarından habersiz mutlu varlıklar olmasına anlam veremeyen Portekizli yuvarlak gözlüklü bu gizemli adam, varoluşçu edebiyat okumalarımdan en iz bırakanı oldu. Mülkiyete hırsızlık değil bir hiç diyen, şehirleri ev tarlasına benzeten, bu yalnız ama kendine yetmiş yazar kapkaranlık bir yerlerden ‘içimde gömülü o kadar çok cehennem ve araf var ki.’ derken , sonra elimden tutup ‘hiçbir şey kitaplar kadar zevk vermez.’ diye öneriyor gözlüklerinin üzerinden bana bakarak. Sonuçta ne de olsa fırtınadan korkan ama ”göğü seyrederken hayat daha az yakar canımızı.’ diyen biridir o.

benim huzursuzluğumdan sizin, hepimizin huzursuzluğuna kadar, iyi okumalar.

Processed with VSCOcam with hb2 preset

vazgeçmenin estetiği- sahtenin estetiği – iyi hayal kurma sanatı adına:

‘Ne atomlar, ne ruhlar hiçbiri içiçe geçmez. İşte bu yüzden herhangi bir şey, bir ötekine sahip olamaz. İster gerçeklik söz konusu olsun ister bir mendil- hiçbir şey sahiplenilemez. Mülkiyet hırsızlık değil, bir hiçtir.’
‘Bir karara varmak, bir şeyi tamamına erdirmek, kararsızlıktan ve karanlıktan çıkmak – birer felaket gibi, evreni sarsan kıyametler gibi gelir bunlar bana.’
‘Şükürler olsun kısacık anlara, milimetrelere ve küçücük şeylerin , kendilerinden bile alçakgönüllü olan gölgelerine! (s.638)
‘başkalarına hükmetmeye ihtiyaç duymak, başkalarına ihtiyaç duymaktır.’
‘Benim vatanım Portekizce.’
‘Mutsuzluğunun farkında olmayan bunca insanın mutluluğu beni ürpertiyor.’
‘Toplum duyarlı ve zeki varlıklar barındırmasa, kendiliğinden, kendi kendini yönetirdi. Aşağı yukarı bu model üzerine inşa edilmiş olan ilkel toplumlar mutluydu.’
‘Bir düşü gerçekleştirmek için onu unutmak, dikkatimizi ondan çekmek gerekir.’
‘Başkaları ne karmaşık yanlış anlamalarla anlar bizi.’
‘Vazgeçmek kendimizi özgür kılmamız demek.’
‘Omni fui, nihil expedit (Her şeydim, hiçbir şeye değmezmiş.’ İmparator Septimus Severus’un kayıtsızlığı
‘aslında yanımızdakini merak ettiğimiz yoktu ama o olmasaydı yola devam edemezdik de.’
‘Hayalperest olacak kadar param yok.’
‘konuşmak, başkalarına hadinden fazla ilgi göstermek demek.’
‘Hissetmek ne büyük bir ağırlık. Hissetmek zorunda olmak ne büyük bir ağırlık.’
‘Yolculuk dedikleri nedir, neye yarar? Günbatımı, günbatımıdır, günbatımını görmek için ta İstanbul’a gitmeye gerek yok.’ (s.187)
‘Üstün insanlarla (bence Kant ya da Goethe gibi biri) sıradan insan arasındaki mesafe, sıradan insanla maymun arasındaki mesafeden daha büyüktür. ‘ Biyolog Haeckel
‘Emeğin kendisinden çok, madalyaya önem verenler…’
‘Bazı metaforlar sokakta yürüyen insanlardan daha gerçektir.’
‘yalnızca gönlümde var olmuş, küçük köy evinin bahçesindeki çiçekler’ (s.140)

Processed with VSCOcam with hb2 preset

TANRI ÜZERİNE:

‘Kusursuz olan, kendini belli etmez. Aziz ağlar, çünkü insandır. Tanrı susar. İşte bu yüzden azizi sevebiliriz, tanrıyı değil.’
‘Düşük bir ihtimal de olsa Tanrı varolabilirdi, bu durumda ona tapmak da gerekebilirdi.’
‘Tanrıya inanmadığımı biliyorum, fakat düpedüz bir hayvan sürüsüne de inanamazdım.’
‘Kalp düşünebilseydi atmaktan vazgeçerdi.’
‘İster var olsunlar ister var olmasınlar, biz tanrıların kölesiyiz.’

VAROLUŞ – VARLIK ÜZERİNE:

belki de var olan her şey, ancak başka şey var olduğu için vardır. Hiçbir şey kendiliğinden yoktur, her şey yan yana vardır.’ (s.519)

‘Tanrı, biz varız ve her şey bundan ibaret değil demek.’
‘Kendini bilmemek yaşamaktır. Kendini yanlış tanımak, düşünmektir…kendini birdenbire tanımak, insanın içindeki ruhun bölünmez özünü, ruhun büyülü sözünü birdenbire kavramasıdır. Ne var ki birden beliriveren bu ışık, her şeyi yakar, kavurur.’
‘Ruhum, hayatımdan yoruldu’
‘insan olmak, kendini var etmesini bilmektir.’
‘kendimi ben yaratmadığıma göre, gurur duyacak neyim var?’
‘Hayır hiç bir hüzün var olmamış şeylerin hüznü kadar işlemez insanın içine’
‘Yaşamak bir başkası olmaktır.’
‘Biz, olmadığımız şeyiz. Hayat kısa ve hazin’
‘Gece, hiç var olmadığı halde arkasından ağladığımız nice şeyleri anımsatır.’
‘Her şey için ayrı ayrı hissetmeye başladığımda ne çok ölüyorum!’
‘Düşlerimdeki insanlar bana daha yakın ama…’
‘yaşamak zorunda olmanın dehşeti yataktan benimle birlikte kalktı.’
‘bulutlar..İstemeden varım, istemeden öleceğim.’
‘bunların hiçbiri gerçek değil.’
‘varoluşumdaki trajedi budur işte. Yarışı önde götüren, fakat hedefe varmasına bir adım kala yere yığılan bir koşucuyum ben.’
‘Acı denen şey yalnız başına çekilir.’
‘sıkıntı gerçekten de her şeyin haddinden fazla anlamsız olduğunu tende hissetmektir.’

Processed with VSCOcam with hb2 preset

SANAT ÜZERİNE:

‘Sanat yalancıdır, çünkü toplumsaldır.’

‘Sanat hayatın inkarıdır.’
‘Politikacıların en önemli özelliği, kendilerini gerçekten kandırabilmeleridir.’
‘Dürüst liberal yok. Zaten liberal diye bir şey de yok.’
‘şuna gönülden inanıyorum ki, ideal uygar toplumlarda düzyazıdan başka sanat olmayacaktır.’
‘Her yapıt kusurlu olmaya mahkumdur’ (s.28)
‘Sanat niye bu kadar güzel? Çünkü yararsız…. Harabeler neden mi güzel? Artık hiçbir işe yaramaz da ondan.’
‘Hiçbir sorunun çözümü yoktur. Gordion düğümünü kimse çözemez.’
‘Sanat bizi eskimiş, resmi putlardan olduğu gibi, gene alelade birer put olan yüce gönüllülükten ve toplumsal meselelerden de kurtarır.’
‘Özgürlük yalnız kalabilmeye denir. İnsanlardan uzaklaşabiliyorsan, onlara hiçbir muhtaçlığın, paraya ihtiyacın, sürüye uyma içgüdün, aşka, şana, şöhrete hevesin ya da merakın yoksa özgürsündür, bunların hespi yalnızlıktan ve sessizlikten beslenir. Yalnız yaşayamıyorsan, doğuştan kölesin demektir.’
‘İmkansız şeylerden konuşurduk ve gerçek manzaralar da aynı şekilde imkansızdı.’
‘Ne var ki her şey kusurludur ve en güzel günbatımının daha güzeli, bize uykuyu getiren hafif yelin daha huzurlusu hep vardır.’
‘hani yüreğimizin katılığından değil de, paltomuzun düğmelerini açmaya üşendiğimiz için dilenciyi başımızdan kovarız ya, işte o şekilde.’
‘asla gerçekleşmiyoruz.  Karşı karşıya duran iki uçurumuz biz – Cennet’i hayranlıkla izleyen bir uyku’
‘Yaşamak, başkalarının niyetleriyle örgü örmektir.’
‘Sanat bir bilimdir.Belli bir ahenkle acı çeker.’
‘Bunun yanı sıra edebiyat hayatı görmezden gelmenin de en hoş yoludur. Müzik bizi yatıştırır, görsel sanatlar uyarır, canlı sanatlar avutur…Edebiyatın durumu bambaşkadır, o hayatlık taslar.’

Processed with VSCOcam with b5 preset

İNSAN, SEVGİ VE BEN ÜZERİNE:

‘Büyük tutkularım, sınırsız düşlerim oldu – ama o kadarı çıraklarda, terzi kızlarda da vardır; çünkü bütün dünya hayal kurar. Bizi birbriimizden ayıran şey, o haylleri gerçekleştirecek gücümüzün ya da kendiliğinden gerçekleştiklerini görecek kadar şansımızın olup olmamasıdır.’ (s.45)

‘Beni sevmek bana acımak demek’

‘Kimileri dünyayı yönetir, kimileri de yönetilen o dünyanın ta kendisidir.’ (s.50)
‘hatırlayamadığım öpücükleri, yok yere deli gibi özlemem. Uyduruk biriyim ben.’
‘Her şey çok engin, her şey çok derin, her şey çok karanlık ve soğuk.’
‘Ben olmadığı için bütün dünyaya imreniyorum.’
‘Kendi güçsüzlüğünün çekimine kapılmış, bundan dolayı günlük hayatının sıradanlığından kurtulmayan insanlar vardır, benim gibi. Olmayan yılandan büyülenen kuşlardır onlar.’
‘Anlamak için kendimi yok ettim. Anlamak, sevmeyi unutmaktır. Leonardo da Vinci, insan bir şeye ancak anladıktan sonra nefret ya da saygı duyabilir demiş.Bundan daha yanlış, aynı zamanda daha manalı bir söz bilmiyorum.
‘Yalnızlığım beni kendine göre biçimlendirdi, kendine benzetti.’

Modernite Yorumu: ‘Yapaylık doğal hale gelmedi; doğallık değişti.  Günümüze özgü araçları iğrenç, yararsız buluyorum, bilimin ortaya koyduğu, hayatımızı kolaylaştıran ürünleri -telefon, telgraf gibi – ya da kaprislere hitap eden yan ürünleri -gramofon gibi- , bunlardan keyif alan insanlar için hayatı daha eğlenceli kılan bütün bu şeyleri iğrenç, yararsız buluyorum.”

‘Hastalıklı olan, gerekli olanla arzulanır olanı aynı şiddette arzu etmek kusursuzluk özlemi yüzünden ekmeksiz kalmış gibi acı çekmektir.Romantizmin hastalığı budur işte : sanki sahip olmanın bir yolu varmış gibi ay’a göz dikmek.’
‘-Ve kumlar her şeyi örtecek – yaşamımı, yazılarımı, sonsuzluğumu.’
‘Ölürcesine okuyorum’
‘Bir gün gelir herkes asker kaçağı olduğu halde, kendini general olarak hayal eder.’
‘Ne mutlu yaşamlarını kimseye emanet etmeyenlere.’
‘Haykırdığımı duyan olsa, haykıracağım.’
‘Hepimizde kendini beğenmişlik var ve bu, başkalarının da var olduğunu, onların da bizimkine benzer bir ruha sahip olduğunu unutturuyor bize. Benim kendimi beğenmişliğim ise şu üç beş sayfadan , bazı pasajlardan, bazı sorulardan ibaret.’
‘…ve mutluluk oyunu oyanayan yoksul çozuklar gibi, ekmek kırıntılarına pasta diyerek yaşarız.’
‘Biz aslında insanları sevmeyiz. Sevdiğimiz, bir insan hakkında oluşturduğumuz fikirdir. Kısacası kendi uydurduğumuz bir kavramı ve sonuç olarak da kendimizi sevmekteyizdir.
İki insan ‘seni seviyorum’ der ya da bunu düşünür,…, her iksi de farklı bir düşünceyi, farklı bir hayatı , hatta belki farlı bir rengi ya da kokuyu dile getirmek derdindedir.
‘Sevmeyiz, sadece öyleymiş gibi yaparız.’
‘insan gibi insan olsak dünya ne hale gelirdi acaba? İnsanoğlu gerçekten hissedebilse uygarlık diye bir şey olmazdı.’
‘Gerçekten tanısa, kimse kendini sevmezdi.’
‘Sevmek, yalnızlıktan yorulmaktan olur, yani bir alçaklıktır, insanın kendi kendine ihanetidir.’
‘Bütün bunların hepsi olduğuna yürekten inansam, seni sevmek hayali üzerine bir din kurardım.’

DEVRİM ve DİRENİŞ ÜZERİNE:

‘Ne devlete boyun eğerim ne insanlara, tek yaptığım kığırdamaksızın direnmektir.Devletin, ancak edimlerimden dolayı benimle derdi olabilir. herhangi bir edimde bulunmadığım sürece, benden hiçbir şey elde edemez.’

‘Birilerinin kalkıp harekete geçerek herhangi bir şeyi değiştirebileceğini hayal etmesi aklımı incitir. Ne türden olursa olsun şiddeti daima, insaoğlunun özündeki aptallığın hoyrat bir yansıması görmüşümdür.Hem zaten bütün devrimciler aptaldır, daha az rahatsızlık verdikleri için onlar kadar olmasa da reformcular da öyle.’

‘Gerek devrimciler, gerek reformcular aynı konuda yanılıyor. Her şeyi içeren hayata karşı tutumunu ya da hemen her şey demek olan kendi varlığını zaptetmekten aciz olan insanlar, başkalarını ve dış dünyayı değiştirerek kendilerine bir çıkış noktası yaratmaya çalışırlar. Bütün devrimciler, bütün reformcular birer kaçaktır. Kendi kendiyle savaşamayan insan başkalarıyla savaşır.’
‘Hiçbir imparatorluk bir çocuğun bebeğinin kırılmasına değmez. Hiçbir ideal küçük bir oyuncak trenin feda edilmesine layık değildir.’ Faydalı bir imparatorluk, verimli bir ideal gören olmuş mu bugüne kadar?
‘şu anda dünya aptallara, huzursuzlara, yüreksizlere ait.’

KIR VE KENT ÜZERİNE:

‘Keşke kırda olsam, şehirde olmayı sevebilirdim o zaman.’
‘bence bir adamla bir ağaç arasında temel bir fark yoktur.’ (s.218)
‘daha güzel bir ağaçla kıyaslandığında, ağacı hep insana üstün görmüşümdür.’ (s.220)
‘…Hayatın doğrudan algılanabilen gerçekliği kesinlikle gerçek dışıdır. Tarlalar, şehirler, düşünceler kendi kendimizi hissedişimizden,, bu karmaşık duyumdan doğan tamamen kurgusal şeylerdir.’
‘Kırda sabah var olur; şehirlerde ise vaat eder. Biri yaşatır, öteki düşündürür.’
‘insanın canı hoşlanmasa bile kırlara gitmek istiyor.’
‘Kır bizim olmadığımız yerdir.’
‘şimdi, yüce, engin ışığın altında şehri bir ev tarlasına benziyor – doğal, geniş ve planlanmamış bir şey.’ (s.471)
‘bazen şehir de kırlara özgü huzuru tadabilir.’
‘hepsi bu…Biraz güneş, biraz meltem, uzakları süsleyen üç beş ağaç, mutlu olma arzusu, geçip giden günlerin melankolisi, hep belirsiz klan bilim ve bir türlü yakalayamadığımız gerçeklik…hepsi bu.’ (s.551)
‘okumamak için kitaplar alsak; konserlere gitsek, ama ne müzik dinlesek, ne de kimlerin geldiğine baksak; yürümekten yorulduk deyip uzun gezintilere çıksak ve gidip kırlarda kalsak, sadece ve sadece kırlar bizi uyuşturduğu için.’
“Köyü küçücük olduğu için insan oradan evrenin, şehirde görülenden daha büyük bir parçasının görebilirmiş; işte bu yüzden köy kentten daha büyükmüş:
-Çünkü gördüğüm şeylerin boyundayım ben, kendi boyumda değil.”

bu da kitabın müziği: Estranha Forma de Vida, Portekizce’de “Hayatın Garip Hali” demek, içerik tam oturmasa da başlık Pessoa’nın huzursuzluğuna gelsin:

Gri Kitap

‘Çünkü aşk eşitler arasında yaşanır’

Barış Bıçakçı – Bizim Büyük Çaresizliğimiz / 2004

Processed with Rookie

‘Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum. Hala öyle!’

Kitabın iç kapağına bir not düşmüşüm: “Bu kitap Ankara’dan başka şehirde yazılamazdı zaten.”Kitabı okurken mi yoksa sonra mı yazdığımı hatırlamıyorum. Ankara’nın sıkıntısını hissettim belki de, ya da Ankara insanı az biraz melankolik, az biraz duygusal kılar da daha içli yazmasını, hissetmesini sağlar belki de o anlardan biriydi. Ki bu ikinci bahsettiğim Ankara’nın bende uyandırdığı nadir olumlu hislerinden biridir.

Kitap yine hediye, yıllar once filmini izleyip bayıldıgımı hatırlayarak başladım. Ender ve Çetin sanki 100. Yıl’da yan dairemde bana komşuydular da yanlarına bir süre Nihal gelmişti, o kadar yakından hissettim romanda geçenleri.

Biraz geçmişe özlem, çocukluk anılarını bugüne getirme çabası, arkadaşlık, bıkkınlık, durağanlık ama hepsine karşı bir duvar gibi dikilen bir derinlik var kitapta. Taze fasülye, kavanoz ve margarin kapları anlatılan bir cümlenin ne kadar derin olabileceğini gösteriyor okuyana. Arzu karşısında ahlak, arkadaşlık karşısında kıskanma gibi gelgitlerin asla bir sonuca kavuşmadığı içerisinde bolca Ankara mekanları tasvirini barındıran su gibi akan bir kitap.

Büyük çaresizlik de, her ne kadar aşk ile ilgili gelse de kulağa aslında eskiye özlem, eskinin bir daha asla eskisi gibi olamayacağının bilinci:

‘Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.’

Hani bazı anlar, bazı manzaralar olur durup bakarsınız, sanki o saniyeler genişler içinize işler ve anlarsınız ne kadar mutlu olduğunuzu, hatta belki “şu an ölsem de sorun değil” dersiniz. Artık şanstan mı, bir daha o kadar güzel bir an yaşayamama korkusundan mı yoksa elindekiyle yetinme alçak gönüllüğünden mi bilinmez, ama bazen dersiniz işte. Tıpkı Ender’in de dediği gibi:

‘Sırtımızı verdiğimiz küçük tepeden, neden bilinmez, küçük bir taş yuvarlanıyordu ve ben aynı nedensizliği içimde duyuyor, ömrümün sonuna geldiğimi düşünüyordum. Çok mutluydum çünkü.

Ama yine de, yavaşlığı, griliği ve kitaba hakim umutsuzluğu bence Ankara’dan başka kentte yazılamaz, kitap Ankara’dan başka kente ait olamazdı:

‘Bağıran renklere boyanmış beş on katlı binaların arasından kıvrılıp giden yola bakarken, seni bile anlamadığımı, bu dünyadan bir şey anlamadığımı düşünmüştüm.’

Processed with Rookie

‘ Neden bir de rüya görürüz? Her şey olup bittikten sonra neden bir de rüya görürüz?’

‘Hayat tekrardan ibarettir çünkü. Hayatın gücü tekrarın gücüdür. Günlerin, ayların, mevsimlerin gücü. Tabii bir de şiirin. Şiirlerin tekrar eden dizelerinin gücü.’

‘Önce aşk vardır. Hatırlamak da, acı çekmek de, sevgilimize vereceğimiz çiçeğin fotosentezi de ondan sonra başlar.’

‘Ölümden sonra bir hayat var ve onu sanki eşyalar yaşıyor.’

‘Aramızda bütün dillerde geçen bir konuşma başladı.’

‘Serap’la duygularımızı eskitecek kadar uzun bir süre birlikte olduk. Onn bazı tavırları ilk ne zaman sinirlendirdi beni? Akşamları evine gidene kadar onunla birlikte olmak için bindiğim belediye otobüsleri tam olarak ne zaman bir işkenceye dönüştü? Bİlmiyorum.’

‘Basit şeyler isteyince, basit şeylerden zevk almaya başlayınca, anlıyorum ki aşık olmuşum’

‘Aşık olmak böyle bir şey miydi? Dinlediğin hikayelerin kahramanlarıyla özdeşleşmek miydi?’

‘Aşıklar böyledir işte, kısacık bir anı bütün ömürlerine yaymak isterler.’

‘En büyük ahlaksızlık bir aşkı yaşamamaktır.’

‘Ne çok kadın ve erkek yaşadığıyla yetiniyor. Karı koca olmakla yetiniyor. Oysa kafalarında bir aşk kavramı olsaydı yaşadıklarıyla yetinemez, kurlu düzenlerini yerle bir etmek pahasına aşkın peşinden giderlerdi. Kavramlar hayatı en üst imkanlarına genişletmenin aracıdır.’

‘Uzakta olan her şey biraz daha olağanüstüdür.’

‘ne olmuştu o günlere? yaşanan şeylere ne olur Çetin? Nerede durur?’

‘Her şey köhne ama anaçtı. Kıştı işte.’

 

—-

kitaptan uyarlanan Seyfi Teoman’ın yönettiği filmin fragmanı:

Kitapta geçen Şarkılar Listesi:

Tindersticks ‘Let’s Pretend’ : 

Bryan Ferry ‘Your Painted Smile’