CaN

“Kendisini anımsayan ve seven kimsecikler yokken o halen mevcut muydu sahi?”

Yine bir Platonov eseri. Bu yazarda beni hüzünlendiren o kadar çok şey var ki, herhalde ondan pek de sorgulamadan elime geçen kitaplarını okumam. Yıllar once tesadüfen kütüphaneden aldığım”çukur” kitabı da beni derinden etkilemişti, “çevengur”u okuduktan sonra öğrenmiştim yazarının kim olduğunu. Kitapları o kadar içten, cümle kurguları o kadar anlamlı ki yer yer romantik bile denebilir. Ama bu romantizm, sosyalizme, Stalin’e, Ekim Devrimi sonrası Rus Edebiyatına karşı duruşunun bir ifade şekli Platonov’un. Stalin döneminde, devrimin sorunlarını dile getirdiği için uzun süre yasaklı kalan yazar, içinin acısını bastıramadan gerçekleri yazma sorumluluğu hissetmiş belki de.

Can, unutulmuşların, artık iş görmeyen kölelerin, eski suçluların, yeri olmayan kadın ve çocukların oluşturduğu, isimsiz bir topluluk, Özbekistan bozkırlarında sabit yeri olmadan dolaşan… Kendisi de bu halktan olan Nazar Cagatayev, Moskova’da eğitim gördükten sonra, babası gibi sevdiği Stalin’in fikirlerini yaymak, sosyalizmi bu kendisini dahi unutmuş toplulukta kurmak için görevlendiriliyor. Buraya kadar her şey sosyalist rejimin lehine, ancak yazar, tek elin ulaşamadığı, yoksulluktan ve açlıktan kırılan bu geniş coğrafyada yaşananları kelimeleriyle beynimize kazıyor.  Kısası, sosyalizm özelinde dahi her hangi bir sistemin, mekanın yapısı, bireyin yaşayış biçimi ve isteklerinden ayrılamayacağını bize bozkırın ortasında açlık ve susuzluk savaşıyla resmediyor.

Sonu sürpriz kalsın da, benim gibi Ankara’nın bozkırına alışamayan ve anlamsız, hatta boş bulan birinin iki kere odaklanması gereken bir durum var kitapta, bir ayrıntı: Platonov’un bozkır coğrafyası tasvirleri. Benim (bizim) boş, çorak, sonsuz olarak gördüğümüz bozkırı orayı mesken bellemişler tanıyor. Bozkırın kendine has bitkileri, sesleri, kokusu var, gecesi başka, zorluğu ise acımasız:

“Annesi gitmişti, bozkırdan hiçbir kokusu, canlı bir sesi olmayan cılız, yabancı bir rüzgar esmekteydi…Doğduğu ve yaşamaya heves ettiği topraklardı önünde uzanan. Çocukluk ülkesi çölün son bulduğu siyah gölgenin içine gömülmüştü, bozkır orada toprağını derin bir cukura bırakıyor, kendi elleriyle mezarını hazırlıyordu adeta ve kuru rüzgarın kemirdiği yassı dağlar o alçak yere siper oluyor, göğün ışığını kesiyor, memleketini sessizlik ve karanlıkla örtüyordu.”

“Bozkırda bir şey kıpırdayıp haykırıyordu arada bir. Ancak yabancı kulaklara sessiz gelebilirdi burası.”

“Perekati-pole diye bilinen pürtüklü avare çalı, rüzgarın yardımına gereksinme duymadan yürüyor, tozlara bulanrak geçiyordu önünden. Toz içindeydi bu çalı, yorgundu, yaşamak için sarfettiği emek ve hareket yüüznden ne bir akrabası , ne bir yakını kalmamıştı. Nazar ona avucuyla dokunmuş ve şöyle demişti:” Seninle geleceğim ben de , yalnızken canım sıkılıyor, benimle ilgili bir şeyler düşün, ben de seni düşünürüm.”

photo 1

“Nedense bütün nesneler kendisini akıllarında tutsun ve sevsin istiyordu.Aslında inanıyor değildi bunun olabileceğine. Çocukluk anılarından bilirdi ki, uzun bir ayrılığın ardından tanıdık bir yeri yeniden görmek tuhaf ve üzücü gelir; yüreğin bağlılığını korumuştur mekana, oysa kıpırtısız nesneler seni unutmuştur, anımsamazlar, yokluğunda hareketli ve mutlu bir hayat yaşamış gibi yabancılarlar seni, duyguların karşılıksız kalır, acınası meçhul bir varlık gibi dikilirsin karşılarında.”

“Müzisyenin kemanı uzaklarda tükenen bir ses gibi donup kalıyordu arada bir.”

“Annesine: “Ben de unutacağım seni, ben de seni sevmiyorum. Küçücük bir insanı doyurmayı beceremiyorsunuz.

“Can. Halkın adı buydu. Ruh ya da hayat anlamında. O halkın, ruhundan ve kadınların, anaların ona bağışladığı tatlı hayatından başka hiçbir şeysi yoktu –  halkın doğuran analardır çünkü.”

“Sovyet iktidarı daima gereksizleri ve unutulmuşları toplar, fazladan bir boğazın hesabını tutmaya gerek duymayan çok çocuklu, dul bir kadın gibi.”

“Çaresizlik, elem ve yokluk insanın en küçük rahnesine kadar sızabilir ve ancak son nefes süpürür onları oradan dışarı.”

“Burda pişmalıktan, anılardan ölürsün.”

“Yaşamak her zaman olanaklı, mutluluksa hemen uzandığı yerdeydi kişinin.”

“Sınıf mücadelesi kölenin içindeki kutsal ruhun altedilmesiyle başlar, efendinin inandığı şeyin , onun ruhu ve tanrısının yerilmesi affedilecek şey değildir, kölenin ruhuysa yalanla, yıkıcı emekle törpülenir durur.”

“Sırf kendini tahayyül ederek yaşayan her insan kısa zamanda ruhunu kemirip bitirir, yoksullukların en kötüsünde tükenir, kederden çıldırarak can verirdi.”

bu da kitaba şarkı:

Reklamlar