Ölüm Yokmuş

‘İnsan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceğiz’

‘Akıllı görünmeye çalışmaktan yoruldum’ diyen Saramago, ölümün olmadığı bir ülkeye davet ediyor okuyucuyu.  İnsan var olduğundan beri en büyük hayallerinden, arayışlarından birini, ölümsüzlüğü işine aran veren Ölüm’ün hareketlerinin sonucu olarak “hediye ediyor”. Sonrası ölmeyen bir nüfus, bozulan yaşamsal ve yönetimsel dengeler, varlığı sorgulanan dini kurum, sigorta şirketlerinin çırpınışı,hatta en sonunda yine dolup dolaşıp hükümetin daha fazla huzur evi benzeri yerlerin inşaatına varması anlatılıyor… Bu inşaat hikayesi modern hayatla ne kadar ilintili gerçekten, her soruna yeni mekan…

Kitap ‘ertesi gün hiç kimse ölmedi.’ diye başlıyor. İnsanların ilk şaşkınlığı geçince bu durumu birlik, farklılık ve ulus olma fikriyle ilintilendirilip, balkonlarına bayrak asmaya başlıyorlar, bizler yaşamın dostuyuz diye. Aklıma yakın zamanda ülkenin içinden geçtiği süreç ve tarihi rekor kıran bayrak satışları geldi…Üç nokta daha… Tüm bu gündelik kapitalist hayatın karşılaştığı krizleri yine kendi araçlarıyla çözmesi Saramago’nun bu ekonomi politiğine dair olan biraz da iğneli bir dille sunması sunması kitabı oldukça ilgi çekici yapıyor evet.Diyor ki mesela ‘..her millet hakettiği hükümet tarafından yönetilir.’Yorumsuz… Ama benim en sevdiğim yerler başka.

Bunlardan ilki, yazarın ölümün bizzat varlığını  daha doğrusu gerçekliğini sorgulaması. Tüm canlılar için ölüm insanlar için geldiği anlamam mı geliyordu gerçekten?

‘Hayvanları öldüren ölümle yerdeki ottan otuz metre yüksekliğinde bir sequoiandendron giganteum ağacı da dahil olmak üzere bitkileri öldüren ölüm ya da öleceğini bilen bir adamla, bir gün öleceğinin farkında bile olmayan bir atı öldüren ölümler aynı mıydı acaba?’

‘Eskiden ölünebilen zamanlarda, bir kaç kez ölmekte olan insan görmüştüm ama onların ölümünün bir gün benim de elinen öleceğim ölüm olduğunu düşünmemiştim. Çünkü hepinizin ayr bir ölümü var.’

Bu bakış açısının üstüne laf söylenir mi? Ben en iyisi ikinci favori kısma geçeyim:

img_5152

Kitabın yarısından fazlası olan ve bir süre sonra açık söylemek gerekirse sıkıcı olmaya başlayan, ölüm olmazsa kurumlar ne olur anlatısı, Ölümün işin içine girmesiyle yeniden heyecanlanıyor. Ölüm artık somut bir varlık haline bürünmüş, tüm bu yol açtığı durumu yakınen takip etmektedir. Yazdığı bir mektupta der ki:

‘sözcükler çok hareketli varlıklardır, bir günleri bir günlerine uymaz, gölgeler gibi istikrarsızdırlar,bir bakarsınız vardırlar, bir bakarsınız yok olurlar, sabun köpüğü gibidirler, hatta salyangozların nefes alışı gibidirler, hemen hemen hiç duyulmazlar.’

Saramago’nun ölümle ilgili yorumu da ölümü kızdıracak cinsten:

‘ en nihayetinde, ölüm konusunda da tanrı hakkında da anlatılanlar hikayelerden ibarettir, bu anlattığımız da o hikayelerden biridir.’

img_5153

‘Tam da içeceğimi anda geri çekilen su ya da meyvesini koparacağımız anda bizden uzaklaşan ağaç dalı gibi, kendisini huzursuz eden bu gizli anlam’ gibi Ölümün kitapta kadın olarak, hem de güzel ve genç bir kadın olarak tasvirine şaşırdım. Genelde elinde bir tırpanla,sırtında pelerinle gezen karanlık bir adam olarak tasavvur ederdim bana sorsalar ölümü. Bu kitabın tavrı ise, aslında ikinci bir kere düşündüğümde daha dişi bir yakıştırmayı da yapabileceğimi farkettirdi bana rahatsız olmadım değil:)

Kitap bu bölümle sonlanıyor, yine yazarın deha kaleminden dökülen onlarca güçlü cümlelerle:

‘Ümitlerin kaderi, biri yok olduğunda diğerinin ortaya çıkmasıdır. İşte bu yüzden bunca hayal kırıklığına rağmen dünyadan silinip gitmemişlerdir.’

Sonu söylenmez tabi kitapların ama şu kadarını belirteyim, ölüm bile müziğe aşık olmuştur.

😉 o zaman  : kitabın müziği

 

Fil Adımı

‘little by little, one travels far’

Saramago’nun bu kitabındaki atıf şu: Ölmeme izin vermeyen Pilar’a. Kitaba daha başlanmadan bitirmiş yine, tek bir cümleyle.

Bir Portekiz dili öğretim görevlisi ile yaptığı konusma sırasında öğreniyor Saramago bu  hikayeyi ve ortaya “Filin Yolculuğu” çıkıyor. Mevzu bahis filin adı Muhteşem Süleyman (sultandan esinlenmişler evet), 1551 yılında Lizbon’dan Viyana’ya bir düğün hediyesi olmak üzere, yanında çat pat dil bilen bir Hintli bakıcı ile bir yolculuk yapıyor.

Saramago bir fil günde kaç litre su içer, nasıl uyur öğrenir bu kitap için ve der ki “..bir fil, bir filden fazlasıdır” Ayrıca bir konuşma sırasında fil için “Filin bir şey düşündüğü yok, çünkü o bu dünyadan değil” der.  Kısacası filin varlığının felsefesini yapar…

‘Her zaman bizi bekledikleri yere varırız.’

Benim yolculuğuma da denk geldi bu kitap. 2015 yazı, Milan ve Bergamo’da ana eşlik etti. Muhteşem Süleyman’ın tekrar İtalyan topraklarına dönesi varmış demek ki.Onca aydan sonra beni karda yürüyen bir fili tezahür etme çabasından öteye etkilemeyen bu kitabı bu hafta Türkiye’ye gelen ilk gergedan haberlerini görünce hatırladım. İngiltere’den buraya Süleyman’ın rotasının bir kısmını izleyerek 7 günde gelen Samir, aradan geçen yüzyıllara rağmen yine yaralı, yine “oyuncak”, yine sadece bir “süs”. Üzücü…Bir “politik hediye olarak fil” ve “vitrin hayvanı olarak gergedan”, aradan geçen 500 yıl…

Samirle ilgili Haber: http://www.radikal.com.tr/turkiye/turkiyenin-ilk-gergedani-7-gunluk-yolculugun-ardindan-yarali-geldi-1484296/

‘İçinde yaşadığımız zamanlar cennete gitmeye imkan verir mi bilmem.’

‘Çünkü hayat plan yapanlara güler. Sükunet beklediğimiz yeri şamataya boğar ve bir daha görmeyeceğimizi sandığımız birini aniden karşımıza çıkartır. ‘ s.27

‘Çok yazık. Bizi biz yapan hep kusurlarımızdır. İyi niteliklerimiz değil.’

”relente: bulutsuz gecelerde açık havada uyumak anlamına gelen Portekizce fiil.” 🙂

‘Sonu iyi biten her şey iyidir?’

Ah’lar Ağacı

‘Ben sizin ruhunuza çiçek aşısı yapayım da / Çiçekler açsın ruhunuz’

Böyle kadınlar omuz veriyor sana ta uzaktan, hatta olmayan yerlerden, sadece bir kaç kelimeyi dünya üzerindeki tüm insanlardan daha güzel yan yana getirebildikleri için. Sadece  korkunç bir şekilde yalnız olan tüm insanlardan daha iyi farkında oldukları için yalnızlıkların…Böyle kadınlar erken ölüyor, geç keşfediliyor, dertlerinden yok oluyor ve sonra gün be gün eriyene umut olmaktan öte hisdaş oluyorlar. Ben delirdim örneğin, Tezer gibi delirdim, Madak gibi kayboldum. Ama ne yazıktır ki onların yazma, ifade etme yeteneği de yok bende, sabır taşım iyice ufalanmadan önce onlarca işe el atmama rağmen bu kayba yol gösterecek her hangi bir şey bulamaz hallerdeyim. Bu sebeple ben de Madak gibi diyorum:“İçim sıkılmasa o kadar / Tek bir satır bile okumazdım”. Madak işte ‘ters Pinokyo’ olmak isteyen kadın…

1962850_10152930175902696_7384884601589590814_n‘Karnabahar kızartmıyordu asla / Başroldeki kadınlar /Güçlü bir el silkeledi beni sonra/ Sanırım tanrının eliydi/ Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan / Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi / Çok şey görmüşüm gibi/ Ve çok şey geçmiş gibi başımdan /Ah…dedim sonra / Ah!’

‘Bir zamanlar kendimi / Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım / Kaç metredir benim yokluğum? / Benden daha çok var sanmıştım / Benim yokluğumda dünyaya/ Bir elbise çıkar sanmıştım.’

‘İnsan unutandır / Ve insan unutulmaya mahkum olandır.’

‘Ahlat ahların ağacıydı /Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse/ Öyleydi işte…’

‘Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum/ Ve kaybolmak o dalgınlığınızda’
Ekran Resmi 2015-03-09 21.10.49.png‘Bir zamanlar meydan okumak isterdim/ Kaç meydanını okudum da bu hayatın / Yalnızca iki harf öğrendim / A – H’

‘İnsan kaybolmayı ister mi? / Ben istedim bayım / Uzaklara gittim / Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin/ Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım.’

‘Sana bu son mektubu artık senden mektup beklemediğimi söylemek için yazıyorum Polyanna’

‘Bazı yaralar yararlıdır buna inan…/Bazı yaralardan sızan kanla/ Tüm geleceğin yıkanır/ Bazı yaralar…’

‘Ters Pinokyo olmak istiyorum Gepetto Usta/ Kötülüklere boğulup/ İnsanlıktan çıkmak istiyorum artık’

 

 

Yaşam, Zaman ve Yol

 ‘Sen tüm kentten daha yalnızdın.’

Processed with VSCOcam with f2 preset

Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta Tezer Özlü, Kafka, Svevo,Pavese gibi, kendisi gibi olan yazarların kentlerinde, yaşadıkları ve öldükleri mekanlarda dolaşıyor. Yaşamın Ucuna yaptığı bu yolculuk, aslında ölüme yaptığı yolculuk oluyor. Yazarların adımlarının izini sürdüğü başka ülkelerin sokaklarında, hem edebiyatı, hem kendini hem yaşamı, hem de ölümü arıyor. Ve bu sefer, ucundan kıyısından değil, tam ortasından kişisel hislere kalemiyle yeni bir yara açıyor:

 ‘her gidenle gitmek istedim. her yolculuğa çıkmak. hiçbir yere gitmesem de sürekli yolculuklarda olduğumu algılamakta geç kalmadım. nama genç yaşlarda, henüz bana , yaşamı yaşanır kılan bu duyguya varmadan önce, gidememek, derin, derin bir acıydı.’

‘hiçbir şeyin değişmeyeceği umutsuzluğuna kapıldığım anlar kadar korkunç ve umutsuz anlar hatırlamıyorum.’

‘yaşamım boyunca uykuyu beklediğim kadar hiçbir şeyi beklemedim.’

Üzerine ne denir bilemedim ama, sonrası için hala kentlere dair en güzel “edebiyat yapan” kadın sıfatını elinden bırakmıyor:

‘Bir kentin sokaklarında yürüyebilmek…Kentlerin sokaklarında yürümek yaşamın en güzel armağanlarından biri.’

***

Tam ekran yakalama 14.11.2014 171110

‘Her caddenin kendine özgü bir görüntüsü vardır. Her tepe başlı başına bir kişiliktir.’ Pavese

‘Ve bana geceler yetmiyor. Günler yetmiyor. İnsan olmak yetmiyor. Sözcükler, diller yetmiyor.’

‘Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlıkla dolu.’

“Uykuda. Uykuyu ararken. Derin uykuların ötesinde bile zaman zaman düşünde sezinlemiyor mu insan birbaşınalığın çaresizliğini. Yollarda. Okurken. Pencereden caddelere bakarken. Giyinirken. Soyunurken. Herhangi bir kahvenin içinde oturan insanlara gelişigüzel bakarken. Hiçbir şey aramazken. Herhangi bir kahvede oturan insanları görmezken, başka olgular düşünürken… Yosun kokusunu yeniden duymaya çalışırken, arabalar dünyasında yaşadığını son anda algılarken, büyük bir bulvarın tüm kahvelerinde oturanlardan hiçbirini tanımazken, bir mağazadan gelişigüzel yiyecek seçerken, ya da bir satıcıdan herhangi bir malı isterken, aynı anda özlem ve yalnızlıkları düşünürken, gidenleri, gelenleri, bölünenleri, ölenleri, doğanları, büyüyenleri, yaşamak isteyenleri, yaşamak istemeyenleri özlerken, severken, sevilirken, sevişirken, hep yalnız değil miyiz.”

‘Her söylenen söz, bir biçimde insanın kendi kendini onaylaması.’

‘Karşıma çıkan her şey yetersiz. Soludugum her sey yetersiz. Dalgalar, odalar, mekanlar, sevgiler yetersiz.’

‘Her hangi bir yerde güneş duruyoe. Tanıdığımız tek güneş.’

‘yaşı olmayan bir insandı. Ölüm gibi.’

‘kimse her insanın yaşamının ortak yanları oldugnu düşünmüyor. Özlem.Acı.’

‘Tren raylarını severim. Bağımsızlığı, gidebilmeyi, kalmak zorunda olmamayı anımsatır. Tren rayları bir tür bağımsızlıktır benim için.’

‘Geceler ve kentler geçip gider.’

‘Her anı ölüdür.’

‘Şimdi sen de bir anısın.’

‘yaşam ve ölümü düşünmek yerine, daha ciddi, daha gerçekçi konularla uğraşan insanlar var.’

‘…yalnız evler görkemli. mağazalar görkemli. ama içlerinde soluk yok. soluk yok.’ s.28

‘duran her şey sıkıyor beni.’

‘insan, bir başka insanla ya da herhangi bir olguyla arasındaki ilişkiyi biçimlendiremezse, bu ilişki yok demektir.’

‘her şey geçiyor. Hiçbir şey geçmese de.’

‘biz kendimizi kendi köyümüz dışında her yer de rahat sayan huzursuz insanlarız.’ Pavese

“Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. Ve hepsine haykırmak istiyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnızca bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin medeni durum dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiç bir çaba harcamadan. Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. istediğiniz düzeye erişmek o denli kolay ki… Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiç bir değeri yok ki. bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla bağdaşan hiç yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum, hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi değer verdiğiniz için. İçgüdülerimi hiç bir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiç bir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlenizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı dendim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.”

‘bayrakları sevmem.’

***

‘Zaman Dışı Yaşam’ kitabını da buralara sıkıştırmalıyım. Bu kısacık Özlü yapıtı aslında yukarıdaki kitapta ve yazarın diğer kitaplarında da ara ara bahsedilen konuların sıçramalı anlatımla senaryo formunda yorumlanması aslında. O sebeple anlatınlar yeni değil, anlatım tekniği yeni. ana karakter (kadın) da ta kendisidir.

photo 3 (1)

‘Her ben bencildir, her kent kentsel olduğu gibi.’ (şehirciler buna karşı çıkabilir:)

‘ölüyorum.devriminizi bensiz yapın!’

Bir hafta sonra gelen ekleme: Evet şehircilerden bir kır çalışanı Tezer’in benzetmesine karşı çıktı hem de daha iyi bir öneri ile geldi:

CGY: Her ben bencildir, her kent kentcil olduğu gibi.’ diye değiştirdim son cümleyi, kent kentcil ve bencil çünkü (imza: bir kır çalışan)

DC: İlk olarak bu dertli yazıya sonuna kadar bakabildiğin için nası mutlu oldugumu belirteyim (; İkinci olarak, müthiş etkilendim yorumundan, edebiyatla şehircilik ancak bu kadar güzel birleştirilir ve yorumlanır, dedim ben ama şehirciler karşı çıkar diye aklını seveyim.sustum

CGY: o senin emeğin duygu, ben hepi topu iki harfi değiştirdim:D kentcillikten de çok muzdaribim, yani yazında ve yapımda (kamu politikası yapımda )

DC: şu halde ola ola urbanist olan “kentcil” kelimesinin ingilzcesi, bu muzdaripliğin köklerini açıklıyor (;

DC: yok o yine kentçi oldu, egoist çalışmadı. senden bekliyorum (;

CGY:Omnivor carnivor (etçil)dan hareketle urbivor:D

Eylembilim

 “Paltonuzu giyerken, atkısı bile olmayan milyonları düşünüyordunuz. Bir kitap okurken-ya da yazarken- eğitim eşitliğine kavuşamamış yüzbinlerce küçük göz, öfke- ya da kırgınlıkla- sizi izliyordu…”

atay1k

Oğuz Atay’ın ölümüyle yarım kalan romanı Eylembilim, yazarın bilimin ve eylemin ayrışmasına veya ayrılmazlığına ilişkin sorgusunun ve kendisinin bir akademisyen olarak nerede durduğunun arayışının bir anlatısı olarak özetlenebilir…

Bir insan ozellikle de benim gibi bir insan ne zaman yazmaya başlar?” der ve başlar yazmaya.

Servet Gözbudak adlı bir matematik profesörüsünün bir öğrenci cinayeti sonrası tartışmaları ve üniversite işgali üzerinden, yazar üniversitelerde yönetici ve öğrenciler arasındaki uçurumları ve bir profesörün kendi “rahat” hayatın üzerinden öğretmek, yazmak, çizmek -bilim üretmek- veya toplumun evrimine yardımcı olmak -bunu da eylem üzerinden yapmak- arasında kalışını anlatıyor.

“Eylemle bilim birbirine karışmaya başlamıştı. Ben bir bilim adamıydım; özellikle kişisel eylemlerimle toplumsal eylemleri ayırt etmem gerekiyordu.”

“Bir eyleme doğru gidiliyordu ve en ön sırada oturan ‘bilim’, ‘eylem’ tarafından kuşatılmıştı.” 

Atay’ın “Tutunamayanlar” romanındaki anlatım tekniğini geliştirerek sunmayı hedeflediği söylenen Eylembilim’de, yazar eğitimci kişiliğini sadece bir bilim alanını yeni nesle aktarmak üzerinden değil, ayrıca ülkenin içinde bulunduğu problemleri tanımlayabilmek ve de değiştirebilmek adına, eyleme geçme gereği vurgusuyla tanımlıyor. Öğrencilere verdiği önem, kitabın anlatımı boyunca satır aralarından bize göz kırpıyor:

“Fakat önce öğrenciler konuştu. Çünkü, bu günlere gelinceye kadar çok beklemişlerdi. Kendilerine, törenlerde, biz konuştuktan sonra bile hiç söz verilmemişti. Çok beklemişlerdi. Onun için şimdi iyi konuşmuyorlardı.”

Anadolu’nun doğu batı arasında, gelip geçilen ve bu süreçte herkesin bir iz bıraktığı bir coğrafya oluşu,  erken cumhuriyetin de toplumsal yapısını da etkilemiş böylece de ne batılılaşmış ne de doğuya tutunmuş, yani ortada kalan aydınlarımız olagelmiş.  Ülke “aydınlarının” bu içinde bulunduğu ikircikli durumu ve belki kendisini de biraz eleştiriyor Atay:

“Evde Osmanlı, okulda Avrupalı. Sonra benim gibi samimiyetsiz insanlar yetişiyor.”

“Batılıların her iyiliği, bizim kötülüğümüz demekti.”

“Refik Bey, Tanzimattan beri ülkemizin mutlu azınlığının tanıdığı bir aydın ürünün temsilcisiydi. Yani aramızda kendisi olarak bulunmuyordu.”

 Tutunamayanlar’da “Haklı haklı sustu.” der yazar Eylembilim’de ise “İşte kürsüde soluk soluğa susuyordu.” demiş Bu detayın çok ötesinde örüntüler var iki kitap arasında, içerikle doğrudan olmasa da anlatım sistemine dair özgünlükler çarpıcı, yalnız  Eylembilim’de daha rahat okunan ve kavranan, ama yine de sıradan olmayan bir hale bürünüyor. Selim Işık ve turgut Özben’in soyadları seçimine ve Tutunamayanlar kitabındaki varlıklarına ilişkin paralellikler tartışılır ya, benim de aklıma Servet Gözbudak’ın soyadı düştü. Bizim durgun, aydın, rahat hayatı olan bu matematik profesörünün, artık öğrencilerin yanında olmaya karar vermesi ve bu ugurda sakınmadan, sonucunu bile bile eylemini biliminin önüne geçirmesi  acaba “gözünü budaktan sakınmadığı” çağrışımını mı yapmalı?… Belki de yapmamalı, kararsızım. İki kitap arasındaki diğer bir bağ da şu cümle:

“Toplumdaki yürümeyen budalalıkları, kendi kişisel dertleri olacak kadar duyanlar onlardır.” 

İnsanın aklına nasıl da Selim Işık geliyor. Onun yaşam hastalığına tutulması, insanları bu tür bir dünyada bir tuhaflık yokmuşçasına yaşamalarına anlam veremeyişini hatırlıyoruz. En acısı da yazarın bitiremeyişine dair kitabını, sanki bilirmiş gibi Gorki’ye aynı sebepten şunları demişti Tutunamayanlar’da:

“… Benim Üniversitelerim’de Nietzsche’yle Marx’ı uzlaştırmaya çalışan biri var. Ne garip değil mi? Bunu yapmaya fırsatı bulamadan da ölüp gidiyor. Ne yapabilirdi acaba yaşasaydı? Böyle yarım kalan işler bana hüzün veriyor

Atay’ın da yarım kalan bu işi, son sayfalarında okuyana hüzün veriyor…

Processed with VSCOcam with a6 preset

“Kelimeye cümleye sığan şeyler değil. garip bir duygu beni korkutuyor: yaşanmayan anlatılamayan, rüyada bile görülmeyen bu gariplik nedir? Delilik mi? Yani insan aklını böyle mi kaybeder?”

“Bu ülke, soruların yanlış sorulması yüzünden batıyor zaten.”

“Çünkü insan bir düşünmeğe başladı mı şeytan onu nerelere götürür, bunu tecrübelerimle çok iyi biliyorum.”

“Ama heyecan neredeydi, heyecan?”

“Bu toplum için yapabileceğimiz tek şey, onun çöküşünü hızlandırmaktır. Kapitalizmin sona ermesi için elimizden geleni yapmaktır.”

“Osmanlı İmparatorluğu’nun mehter marşı yüzünden gerilediğini ileri sürenlere katıldığım oluyordu.”

“Hangi toplum katından gelirse gelsinler, aydın yani düşünen, yani kafasında yeni bir dünya kurmaya çalışan kimse kendi sınıfını kendi belirler.”

“Tek yol devrimdi, hayır İslam’dı, hayır milliyetçilikti. Kopya formüllerinde büyük bir uyum içinde sıraların üstünü süsleyen öğrenciler ülkenin kurtuluşuna çıkan yollar bakımından derin anlaşmazlıklar içindeydiler.”

 

CaN

“Kendisini anımsayan ve seven kimsecikler yokken o halen mevcut muydu sahi?”

Yine bir Platonov eseri. Bu yazarda beni hüzünlendiren o kadar çok şey var ki, herhalde ondan pek de sorgulamadan elime geçen kitaplarını okumam. Yıllar once tesadüfen kütüphaneden aldığım”çukur” kitabı da beni derinden etkilemişti, “çevengur”u okuduktan sonra öğrenmiştim yazarının kim olduğunu. Kitapları o kadar içten, cümle kurguları o kadar anlamlı ki yer yer romantik bile denebilir. Ama bu romantizm, sosyalizme, Stalin’e, Ekim Devrimi sonrası Rus Edebiyatına karşı duruşunun bir ifade şekli Platonov’un. Stalin döneminde, devrimin sorunlarını dile getirdiği için uzun süre yasaklı kalan yazar, içinin acısını bastıramadan gerçekleri yazma sorumluluğu hissetmiş belki de.

Can, unutulmuşların, artık iş görmeyen kölelerin, eski suçluların, yeri olmayan kadın ve çocukların oluşturduğu, isimsiz bir topluluk, Özbekistan bozkırlarında sabit yeri olmadan dolaşan… Kendisi de bu halktan olan Nazar Cagatayev, Moskova’da eğitim gördükten sonra, babası gibi sevdiği Stalin’in fikirlerini yaymak, sosyalizmi bu kendisini dahi unutmuş toplulukta kurmak için görevlendiriliyor. Buraya kadar her şey sosyalist rejimin lehine, ancak yazar, tek elin ulaşamadığı, yoksulluktan ve açlıktan kırılan bu geniş coğrafyada yaşananları kelimeleriyle beynimize kazıyor.  Kısası, sosyalizm özelinde dahi her hangi bir sistemin, mekanın yapısı, bireyin yaşayış biçimi ve isteklerinden ayrılamayacağını bize bozkırın ortasında açlık ve susuzluk savaşıyla resmediyor.

Sonu sürpriz kalsın da, benim gibi Ankara’nın bozkırına alışamayan ve anlamsız, hatta boş bulan birinin iki kere odaklanması gereken bir durum var kitapta, bir ayrıntı: Platonov’un bozkır coğrafyası tasvirleri. Benim (bizim) boş, çorak, sonsuz olarak gördüğümüz bozkırı orayı mesken bellemişler tanıyor. Bozkırın kendine has bitkileri, sesleri, kokusu var, gecesi başka, zorluğu ise acımasız:

“Annesi gitmişti, bozkırdan hiçbir kokusu, canlı bir sesi olmayan cılız, yabancı bir rüzgar esmekteydi…Doğduğu ve yaşamaya heves ettiği topraklardı önünde uzanan. Çocukluk ülkesi çölün son bulduğu siyah gölgenin içine gömülmüştü, bozkır orada toprağını derin bir cukura bırakıyor, kendi elleriyle mezarını hazırlıyordu adeta ve kuru rüzgarın kemirdiği yassı dağlar o alçak yere siper oluyor, göğün ışığını kesiyor, memleketini sessizlik ve karanlıkla örtüyordu.”

“Bozkırda bir şey kıpırdayıp haykırıyordu arada bir. Ancak yabancı kulaklara sessiz gelebilirdi burası.”

“Perekati-pole diye bilinen pürtüklü avare çalı, rüzgarın yardımına gereksinme duymadan yürüyor, tozlara bulanrak geçiyordu önünden. Toz içindeydi bu çalı, yorgundu, yaşamak için sarfettiği emek ve hareket yüüznden ne bir akrabası , ne bir yakını kalmamıştı. Nazar ona avucuyla dokunmuş ve şöyle demişti:” Seninle geleceğim ben de , yalnızken canım sıkılıyor, benimle ilgili bir şeyler düşün, ben de seni düşünürüm.”

photo 1

“Nedense bütün nesneler kendisini akıllarında tutsun ve sevsin istiyordu.Aslında inanıyor değildi bunun olabileceğine. Çocukluk anılarından bilirdi ki, uzun bir ayrılığın ardından tanıdık bir yeri yeniden görmek tuhaf ve üzücü gelir; yüreğin bağlılığını korumuştur mekana, oysa kıpırtısız nesneler seni unutmuştur, anımsamazlar, yokluğunda hareketli ve mutlu bir hayat yaşamış gibi yabancılarlar seni, duyguların karşılıksız kalır, acınası meçhul bir varlık gibi dikilirsin karşılarında.”

“Müzisyenin kemanı uzaklarda tükenen bir ses gibi donup kalıyordu arada bir.”

“Annesine: “Ben de unutacağım seni, ben de seni sevmiyorum. Küçücük bir insanı doyurmayı beceremiyorsunuz.

“Can. Halkın adı buydu. Ruh ya da hayat anlamında. O halkın, ruhundan ve kadınların, anaların ona bağışladığı tatlı hayatından başka hiçbir şeysi yoktu –  halkın doğuran analardır çünkü.”

“Sovyet iktidarı daima gereksizleri ve unutulmuşları toplar, fazladan bir boğazın hesabını tutmaya gerek duymayan çok çocuklu, dul bir kadın gibi.”

“Çaresizlik, elem ve yokluk insanın en küçük rahnesine kadar sızabilir ve ancak son nefes süpürür onları oradan dışarı.”

“Burda pişmalıktan, anılardan ölürsün.”

“Yaşamak her zaman olanaklı, mutluluksa hemen uzandığı yerdeydi kişinin.”

“Sınıf mücadelesi kölenin içindeki kutsal ruhun altedilmesiyle başlar, efendinin inandığı şeyin , onun ruhu ve tanrısının yerilmesi affedilecek şey değildir, kölenin ruhuysa yalanla, yıkıcı emekle törpülenir durur.”

“Sırf kendini tahayyül ederek yaşayan her insan kısa zamanda ruhunu kemirip bitirir, yoksullukların en kötüsünde tükenir, kederden çıldırarak can verirdi.”

bu da kitaba şarkı:

Malafrena

“Uzun süre söylenmeden kalan yasaklanmıs her kelime, içinde sessizliğin gücünü biriktirir.”

Ursula K. Leguin

photo 3

1979 yılında kaleme alınan, ama Fransız Devrimi sonrası bir tarihte, bilinmeyen bir coğrafya “Orsinya” da geçen bir özgürlük arayışının hikayesi Malafrena. Ursula K. Lequin, fantastik, kurgu, distopya gibi hakim olduğu türlerin dışında, daha gerçekçi bir dille anlatıyor İtale’nin hem kendi özündeki hem de ülkesindeki özgürlük  arayışını.

Neden önemli peki bu kitap? Bu sorunun bir çok cevabı var ama en önceliklisi, günümüzde yaşanılan her türlü baskılamayı yazarın 30 yıl öncesinden anlatması ve ne yaşanılan özgürlük sancılarını ne de devrim arayışını idealize etmiyor olması. Orsinya’da sansür var, adalet ise büyük bir soru işareti, ataerkil toplum kısır döngüsü içerisinde sıkışıyor ve kalıplarından çıkamıyor; ama Orsinya’da, 19. yüzyılda, yakınlarda değil yani…

İtale, ailesinin kendisinden cok sey beklediği, varlıklı bir aile çocuğu, Fransız Devrimi’ne ait yazılar buluyor ve özgürlük derdine düşüyor. Aslında ona göre “özgürlük bir ihtiyaç değil, bir tehdit”. Halbuki devrim yazıları özgürlükten “ekmek gibi, su gibi bahsediyorlar.” İtale asıl önemli olanı, içindeki sesi dinlemeyi seçiyor:

“Asıl önemli olan, içindeki sadece sana ait olan kuvvet. Aslında o kuvvet sen kendinsin; seni sen yapan, bir insan yapan şey o. Bir kere onu bulunca bütün yapman gereken ona itaat etmek, seni soktuğu yolda yürümek.”

Ailesini, sevdiklerini Malafrena’nın güzelim doğasında ve zenginliğinde bırakan İtale, şehre giderek “yeni söz (novesma verba)” adıyla bir dergi hazırlıyor. Yoldaşlar ediniyor, sıkıntılar çekiyor, aşkları, seyahatları, kayıpları, hem de büyük kayıpları oluyor bu yolda.

Kitap, özgürlük kavramını bir daha düşünmek, bu yolda bireysel ve toplumsal fedakarlıkların önemini anlayabilmek açısından da önemli. Ayrıca, İtale’nin seyahatlerindeki kent tasvirleri Ursula’nın hep yaptığı gibi, dört dörtlük. Elime kalem alsam çizerim, öylesine anlatabiliyor mekanı.

İtale, uzaklarda, uzak bir umut için evini geride bırakan yalnız bir adam ve kendisi de bu sıla hasretinin ayağında kurtulamadığı bir pranga oldugunu biliyor, istemiyor da kurtulmak, dönecek bir evi olmadıktan sonra hac yolculuğunun bir anlamı yok ki, nitekim Malafrena da hep onu bekliyor, Laura ve Piera da… Öte yandan da özgürlük tohumları çiçekleniyor, sonra soluyor… Tüm kitap ülkemizin ve toplumumuzun yaşadıklarına uzaktan ve yıllar oncesinden elini uzatıyor.

6 Aralık’tan not: bu yazının bir gün sonrasında Nelson Mandela hayatını kaybetti. Siyasi görüşleri, ve özgürlük mücadelesi sürecindeki  kazanımları değerlendirmek haddim olmasa da, inandıklarının peşinden giderek, halkının özgürlüğü adına emek vermiş olması, İtale’yi onun yoldaşı kılıyor. Ey özgürlük deyip, kendi sözleriyle ugrulamalı Mandela’yı:

“Henüz özgür değiliz, daha ancak özgür olabilme özgürlüğüne ulaştık.”

photo 2

“Bir tek nesnenin kendisini bilirdi, tarlakuşunun gökyüzünü, kurdun yağmuru bildiği gibi.”

“Bunu öğrenmem zaman aldı. Hayat bir oda değil bir yoldur.Terk ettiğini terk edersin ve biter”

“Eğer kendi dünyası buysa, onun içinde yaşayabilecek kadar güçlüydü. Bir kadındı; eylem için, meydan okumak için eğitilmemişti, kadına düşeni yapmak üzere yetiştirilmişti; beklemek için… Öyleyse bekleyecekti, çünkü bilinçli yapılan her eylem meydan okumak sayılırdı, bağımsızlık anlamına gelirdi.”

“Kendinden emin güçlü ses meclis salonunun soğuk ve boş kısımlarını kelimelerle dolduruyordu: ülkem, halkım, haklarımız, sorumluluklarımız. Uzun süre söylenmeden kalan yasaklanmıs her kelime, içinde sessizliğin gücünü biriktirir.”

“Onun gerçekliği, kendi gerçekliğinin reddiydi.”

“Acıyı paylaşamazsın, acıyı paylaşma iddiası yüzsüzlüklerin en kötüsü, en aşağılaycısı.”

“O sıralarda neşeli bir rezillik, asil bir kederden daha kıymetliydi.”

“Adaletsizliğin kanun adı altında kurumsallaşabileceğini, gaddarlığı silahlı adamlar ve kilitli kapılar kılığında kendini var edip sürdürürebileceğini biliyor ama buna inanmıyordu; şimdiye kadar inanmamıştı.”

“Profesyoneller darbe yapar ve başarıya ulaşır. Amatörlerse devrim yapar. / ve yenilgiye uğrar? / elbete…”

“Ama 89’u yapan amatörlerdi, Versaille’a yürüyen,Bastille’i alan halktı, kalabalıklardı. Meclis, Jirondenler, Jakobenler ise avukattı, taşralı kalem erbabıydı, politikacı değil. Onlar giderek yaptıkları işleri öğrendikçe, profesyonelleştikçe Devrim başarısız olmaya başladı ve sonunda ona ihanet eden darbenin yolu açıldı.”

“Bu işin içindeyim çünkü, içinde bulunduğumuz durumda her türlü değişiklik durumumuzun iyileşmesi demek olacak.”

“Tekrar gitmem gerektiğini anlamam için geri gelmem gerekiyormuş.”