Teselli Felsefede

‘Hiç kimse buralarda oturup yerleşip oturamayacaksa felsefenin bu tepelerde ne işi var?’

Alain de Botton, doktorasını ‘genele hitap eden kitaplar’ yazmak için bırakmış… İşte ben karşınızda, bu aralar tezim hariç kendi hayatım için okuyabildiğim nadir kitaplardan olan Felsefenin Tesellisi ile  duruyorum. Sanırım genele ya da özele hitap edemeden, sırf kendim için, büyük olasılık kendi karşımda duruyorum.

Doktora sürecinde kendini karşına alıp anlaşabilmen için çok az seçenek var gibi, biri kitap… Ama kitap seçimlerim bile garipleşti son dönemde, sanırım bu kitabı sırf içinde felsefe var diye seçtim, bir nevi vicdan susturucusu. Ya da tesellisi var diye, bilmiyorum.Temel insanlık sıkıntı ve sorunlarını, yüzyıllardır aynı şeyler üzerine düşünmüş ama kimisi de yazar, filozof ve ünlü olmuş önemli kişilerin düşünce ve öğretileriyle normalleştiriyor. Kitapta 6  adet bölüm var, bu bölümler temel gündelik hayat sorunlarına göre ayrılmış ve kimi filozofların öğreti, düşünce ve hayatlarıyla örneklendiriliyor:

14295dbe-38ff-4cb4-bf5c-1dd282535685.jpeg

I. Eğer içinde yaşadığınız toplum tarafından düşünceleriniz kabul görmüyorsa; ama haklı olduğunuza dair inanç ve kanıtlarınız yeterliyse, her ne kadar Sokrates’in baldıran zehrinden içerek ölme sınırında olmasanız bile kurtulmak isteyebilirsiniz. Bunun yolu ise bakış açınızı değiştirerek daha büyük bir zaman ölçeğinde kendinizi yargılamak; belki de kabullenmek . (Sokrat’ın Savunması,Sokrat’ın Ölümü)  Sokrat’ı yargılayıp(220 oya karşı 280 oyla) ölümüne karar veren Atinalılar onun ölümünden sonra bu kararı verenleri suçlayarak şehirden sürmüş ve kentin göbeğine bu kel ve şişman filozofun heykelini dikmişler. Bir şeyi körü körüne savun ve öl değil tabi ki burdaki teselli. Aksine, mantıkla ve inançla takip ettiğin bir dava uğruna suçlanıp ölüme mahkum edilsen bile bu haksız olduğunun bir kanıtı olmayacağını bilmek.

‘Gerçek söz konusu olduğunda sayısal çoğunluk tamamen değersizdir.’ (alalım bakalım Atina’da doğan, küçük ölçekli çoğulcu demokrasi için yapılan bu yorumu…)

Sözün devamı ise daha da vurucu: ‘Çünkü kişinin aslında saygınlıklarından başka hiçbir şeyi olmayan ve nedense birdenbie kendisi aleyhinde ifade verme kararı almış tanıklardan oluşan bir ordu tarafından yenilgiye uğratılması pekala mümkündür.)

‘Tembelliğe meyeden bu at bir at sineğinin varlığıyla hareketlenebilir.’ (Aklıma Žižek’in Trump’ı desteklemesi geldi; bu benzetmeyle sol’a tembel at, Trump’a atsineği mi dedim oldu mu acaba şimdi?) ilgili yazı

II. Bu bölüm parayla, lükse ve bunlarla orantısı hep bir ikilemde kalmış olan mutlulukla ilgili. Mutluluk deyince Epikuros geliyor tabi ki akıllara. Yazar, Epikür’ün düşünce sistemi ve yaşayış biçimini çok güzel özetlemiş. Bu zevk ve mutlulukla hayatı adlandırmış filozof; bugün algılananılan aksine lüks ve aşırıya kaçmakla değil aksine, özgürlük az ve güzel yemek, değerli bir kaç arkadaş ve mütevazı bir hayat sürerek buna inanıyor. Kısacası hayatını basitleştirin ve gerçek kılın ki mutlu olun diyor.

‘Hayatı zevkli kılan şeyler kolay bulunan şeylerdi ve pahalı değillerdi: dostluk, özgürlük ve düşünmek.’

‘Gereksinimlerimiz psikolojik olduğu halde maddi şeylere, nesnelere yönleniyoruz.’

III. Bölüm hayalkırıklığı üzerinde duruyor. Neron tarafından ölüme mahkum edilen Seneca ile ilgili. Beklediklerimiz, düş kurduklarımız ve bunlar olmayınca yaşadığımız öfke ve şok duygusuna karşı Seneca’nın hayatı ve düşüncelerine bakmış Alain de Botton. Değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabullenmekle ilgili olan bu bölüm için en güzel sonuca geleyim:

‘Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun; kendi kendimle dost olmaya başladım.’

‘Dışarıdaki gürültü hiç bitmeyebilir, yeter ki içimizden yükselen sesler bize rahatsızlık vermesin.’

IV. Kendini yetersiz hissetmek ve Montaigne ile ilgili bu bölüm en sevdiklerimden oldu. Akıl ve düşünceyle sürekli ilerleyebileceğimizi ve kendimize güveni güzelleyen külliyat üzerine Montaigne, insanların en basit yetersizliklerine ve zayıflıklarına işaret edip, vasat düzeydeki mantığımız ve tutarsızlığımız ile adeta alay ediyor:

‘En yüce tahtta bile üstüne oturduğumuz kendi kıçımızdır.’

‘Hiç kimse buralarda oturup yerleşip oturamayacaksa felsefenin bu tepelerde ne işi var?’

Montaigne’in eğitim sistemi ile ilgili düşünceleri, 500 yıl sonra bugün bile uygulamayı beceremediğimiz ama bri o kadar da doğru. Ona göre eğitim sistemi bizi bilge değil bilgili bir insan yapmaya çalışıyor. Bilgi ve bilgeliği ayıran düşünür, belleğimiz doldurmak yerine doğru ve yanlışı birbirinden ayırma becerisini öğrenmemiz gerektiğine inanıyor. Şu cümleye bakar mısınız?

‘üniversite rektörlerinden daha bilge ve daha mutlu yüzlerce çiftçi gördüm.’

Yine akademik yazı yazanlara 5 asır önceden bir dip not:

‘Eğer biraz özgüvenim olsaydı, sonucu ne olursa olsun, bir tek kendi sözlerimi söylemek isterdim.’

(Yeni bir şey söylemek alıntı yapmaktan çok daha değerlidir.)

V. Schopenhauer ile ilgili olan ve kırık kalbin tesellisini anlatan bu bölüme oldukça uzak hissettim. Sanırım filozofun nihilist düşüncenin tohumlarını atan düşünce sistemi ve onunla paralel olan sıkıntılı hayatı içimi sıktı, belki de kendisi uzaklardan bana bıyık altından gülüyordur bu sebeple 😉 nitekim okuduğumu anlamaktan öte yaşadım. Kendi dersine 5 öğrenci katılırken, 300 kişiye ders veren Hegel’in felsefesi için’inanılmaz derece itici ve aşırı bir laf kalabalığı’ diye belirtmiş 🙂

Sadece Goehte’nin bu aksi genç için yazdığı ‘Keyif almak istiyorsan hayattan / Değer vermelisin hayata’ dizelerine verdiği cevap:

‘İnsanları oldukları gibi kabullenmek, onları olmadıkları bir kişi gibi görmekten yeğdir.

VI. Son bölümde benim ‘highschool sweetheart’ıma geliyoruz: Nietzsche ve zorluklarla yaşamanın tesellisi. de Botton,çok az filozofun kendini kötü hissetmenin olumlu bir şey olduğunu düşünüyordur diyor. Belki de o yüzden ergenlik zamanlarında anlamlı geliyor Nietzsche. İçki içmeyi sevemeyen, aşık olup karşılık bulamayan, sadelikten öte inzivayı hatırlatan hayatında mutluluğu mutsuzluğun kardeşi görmüştür. Babası bir köy papazı olmasına rağmen dinin tesellilerine büyük bir şüpheyle yaklaşmış.

‘Alman beyni birayla sulanmış.’

‘Avrupa’nın iki güçlü uyuşturucusu: Alkol ve hristiyanlık.’

Kısacası sürekli mutluluk ya da yolun sonunda görülen huzuru aramak yerine bugünün sıkıntı ve umutsuzluklarına sahip çıkmamızı söylüyor Nietzsche, ki böylece daha iyiye erişelim:

‘İnsanlar en kötü hastalıklara, hastalıklarıyla savaşırken kullandıkları yöntemler yüzünden yakalandı. Çare gibi görünen şeyler, uzun vadede, iyileştirmesi gereken hsatlalıkları daha da beter yaptı.’

02819496-bb69-4f36-9683-fbd3e50d2cef.jpeg

Okuması kolay, gayet anlamlı bir bütüne, basit ama derin parçalarla yaklaşan bir kitap Felsefenin Tesellisi. İki günde bitiyor , oldukça akıcı, sadece hali hazırda bahsettiğim filozoflara dair az da olsa bilginiz varsa ara ara sıkıcı gelebiliyor, Porto ve Madrid seyahatlerinde uçakta okuyup bitirdiğim bu kitaptan yine de çok şey öğrendim.

mis şarkı

 

Yaşam, Zaman ve Yol

 ‘Sen tüm kentten daha yalnızdın.’

Processed with VSCOcam with f2 preset

Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta Tezer Özlü, Kafka, Svevo,Pavese gibi, kendisi gibi olan yazarların kentlerinde, yaşadıkları ve öldükleri mekanlarda dolaşıyor. Yaşamın Ucuna yaptığı bu yolculuk, aslında ölüme yaptığı yolculuk oluyor. Yazarların adımlarının izini sürdüğü başka ülkelerin sokaklarında, hem edebiyatı, hem kendini hem yaşamı, hem de ölümü arıyor. Ve bu sefer, ucundan kıyısından değil, tam ortasından kişisel hislere kalemiyle yeni bir yara açıyor:

 ‘her gidenle gitmek istedim. her yolculuğa çıkmak. hiçbir yere gitmesem de sürekli yolculuklarda olduğumu algılamakta geç kalmadım. nama genç yaşlarda, henüz bana , yaşamı yaşanır kılan bu duyguya varmadan önce, gidememek, derin, derin bir acıydı.’

‘hiçbir şeyin değişmeyeceği umutsuzluğuna kapıldığım anlar kadar korkunç ve umutsuz anlar hatırlamıyorum.’

‘yaşamım boyunca uykuyu beklediğim kadar hiçbir şeyi beklemedim.’

Üzerine ne denir bilemedim ama, sonrası için hala kentlere dair en güzel “edebiyat yapan” kadın sıfatını elinden bırakmıyor:

‘Bir kentin sokaklarında yürüyebilmek…Kentlerin sokaklarında yürümek yaşamın en güzel armağanlarından biri.’

***

Tam ekran yakalama 14.11.2014 171110

‘Her caddenin kendine özgü bir görüntüsü vardır. Her tepe başlı başına bir kişiliktir.’ Pavese

‘Ve bana geceler yetmiyor. Günler yetmiyor. İnsan olmak yetmiyor. Sözcükler, diller yetmiyor.’

‘Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlıkla dolu.’

“Uykuda. Uykuyu ararken. Derin uykuların ötesinde bile zaman zaman düşünde sezinlemiyor mu insan birbaşınalığın çaresizliğini. Yollarda. Okurken. Pencereden caddelere bakarken. Giyinirken. Soyunurken. Herhangi bir kahvenin içinde oturan insanlara gelişigüzel bakarken. Hiçbir şey aramazken. Herhangi bir kahvede oturan insanları görmezken, başka olgular düşünürken… Yosun kokusunu yeniden duymaya çalışırken, arabalar dünyasında yaşadığını son anda algılarken, büyük bir bulvarın tüm kahvelerinde oturanlardan hiçbirini tanımazken, bir mağazadan gelişigüzel yiyecek seçerken, ya da bir satıcıdan herhangi bir malı isterken, aynı anda özlem ve yalnızlıkları düşünürken, gidenleri, gelenleri, bölünenleri, ölenleri, doğanları, büyüyenleri, yaşamak isteyenleri, yaşamak istemeyenleri özlerken, severken, sevilirken, sevişirken, hep yalnız değil miyiz.”

‘Her söylenen söz, bir biçimde insanın kendi kendini onaylaması.’

‘Karşıma çıkan her şey yetersiz. Soludugum her sey yetersiz. Dalgalar, odalar, mekanlar, sevgiler yetersiz.’

‘Her hangi bir yerde güneş duruyoe. Tanıdığımız tek güneş.’

‘yaşı olmayan bir insandı. Ölüm gibi.’

‘kimse her insanın yaşamının ortak yanları oldugnu düşünmüyor. Özlem.Acı.’

‘Tren raylarını severim. Bağımsızlığı, gidebilmeyi, kalmak zorunda olmamayı anımsatır. Tren rayları bir tür bağımsızlıktır benim için.’

‘Geceler ve kentler geçip gider.’

‘Her anı ölüdür.’

‘Şimdi sen de bir anısın.’

‘yaşam ve ölümü düşünmek yerine, daha ciddi, daha gerçekçi konularla uğraşan insanlar var.’

‘…yalnız evler görkemli. mağazalar görkemli. ama içlerinde soluk yok. soluk yok.’ s.28

‘duran her şey sıkıyor beni.’

‘insan, bir başka insanla ya da herhangi bir olguyla arasındaki ilişkiyi biçimlendiremezse, bu ilişki yok demektir.’

‘her şey geçiyor. Hiçbir şey geçmese de.’

‘biz kendimizi kendi köyümüz dışında her yer de rahat sayan huzursuz insanlarız.’ Pavese

“Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. Ve hepsine haykırmak istiyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnızca bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin medeni durum dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiç bir çaba harcamadan. Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. istediğiniz düzeye erişmek o denli kolay ki… Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiç bir değeri yok ki. bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla bağdaşan hiç yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum, hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi değer verdiğiniz için. İçgüdülerimi hiç bir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiç bir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlenizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı dendim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.”

‘bayrakları sevmem.’

***

‘Zaman Dışı Yaşam’ kitabını da buralara sıkıştırmalıyım. Bu kısacık Özlü yapıtı aslında yukarıdaki kitapta ve yazarın diğer kitaplarında da ara ara bahsedilen konuların sıçramalı anlatımla senaryo formunda yorumlanması aslında. O sebeple anlatınlar yeni değil, anlatım tekniği yeni. ana karakter (kadın) da ta kendisidir.

photo 3 (1)

‘Her ben bencildir, her kent kentsel olduğu gibi.’ (şehirciler buna karşı çıkabilir:)

‘ölüyorum.devriminizi bensiz yapın!’

Bir hafta sonra gelen ekleme: Evet şehircilerden bir kır çalışanı Tezer’in benzetmesine karşı çıktı hem de daha iyi bir öneri ile geldi:

CGY: Her ben bencildir, her kent kentcil olduğu gibi.’ diye değiştirdim son cümleyi, kent kentcil ve bencil çünkü (imza: bir kır çalışan)

DC: İlk olarak bu dertli yazıya sonuna kadar bakabildiğin için nası mutlu oldugumu belirteyim (; İkinci olarak, müthiş etkilendim yorumundan, edebiyatla şehircilik ancak bu kadar güzel birleştirilir ve yorumlanır, dedim ben ama şehirciler karşı çıkar diye aklını seveyim.sustum

CGY: o senin emeğin duygu, ben hepi topu iki harfi değiştirdim:D kentcillikten de çok muzdaribim, yani yazında ve yapımda (kamu politikası yapımda )

DC: şu halde ola ola urbanist olan “kentcil” kelimesinin ingilzcesi, bu muzdaripliğin köklerini açıklıyor (;

DC: yok o yine kentçi oldu, egoist çalışmadı. senden bekliyorum (;

CGY:Omnivor carnivor (etçil)dan hareketle urbivor:D

Çürümenin Kitabı

“Sıkıntı, o devasız nekahet…”

Processed with VSCOcam with f2 preset

Kötümserliği tüm satırlarında ince ince işleyen kitap… Öyle bir kitap ki acaba gerçek diye mi, yanlış diye mi yoksa reddetmek derdine mi bilmiyorum harf be harf rahatsız ediyor okuyanı… Annesi, küçükken kendisine “keske seni aldırsaymısım” demiş olmasına rağmen, rumen yazar Cioran’ın kötümserliğinin sebebi bu olmamış aksine varoluşunun bir “kaza eseri” oldugunu kavramış ve “o zaman anlamı ne tüm bunların, hayatın, dünyanın?” diyerek, bu travma etkisinde varoluşçuluk felsefesi izine girmiştir.

“Hangi günahı işledin de doğdun? Hangi suçu işledin de varsın?”

Felsefenin kendisini, insanlığın yabancılaşmasını, intihar fikrini,  yalnızlığı, çocuk yapma(ma)yı, manastırları, mutlu olduktan sonra mutsuz olmayı, dünyayı, evreni, insanı, ümidi, dinleri, tanrıları, inanmayı, kısacası sanki bütün büyük ve önemli seyleri reddeder Cioran içinin çürüklüğünü metne döktüğü bu kitabında. çok zor okuttu kendini , araya başka okumalar koymak durumunda kaldım, ama bir o kadar da etkileyiciydi, dilin bu kadar edebi ve güçlü kullanılması özellikle bu tür ana konularda daha da bir vurucu oluyormus, insanı omuzlarından tutup sallayıp, bir de tutup aynanın karşına götürüp “bak bu sensin, bu da neden uğraştığın belli olmayan hayatın” diyormuş, o yüzden okuyun ama canınız sıkkınken okumayın…

ben de dönüp bir bakıyorum da son bir yıldır okuduklarıma, varoluşçuların izine düşmüşüm bilmeden…

“oluş, ne cinayet!”

(kitabın ara başlıkları da çok yaratıcıydı) BAZI YALNIZLIKLAR ÜZERİNE:”eğer ruh o kadar az bir şeyse yalnızlık duygumuz nereden gelmektedir? hangi mekanı işgal etmektedir? ve nasıl bir hamlede, yitip giden muazzam gerçekliğin yerini almaktadır?”

DÜNYAYA ÇOCUK GETİRMENİN REDDİ:’iştahını köreltmiş olan ve kayıtsızlığın sınır biçimine yaklaşan kişi artık kendini sürdürmek istemez;üstelik aktaracak hiçbir şeyinin de olmayacağı bir başkasında yaşamaktan tiksinir;onu tür ürkütür;bir canavar’dır o-ve canavarlar döl vermez.’aşk’ onu hala büyülemektedir:düşüncelerinin ortasındaki sapıtmadır o.herkesle aynı olacağı duruma dönmenin bahanesini arar aşkta :ama çocuğu aklı almaz onun,tıpkı aileyi,ırsiyeti,tabiat kanunlarını almadığı gibi.’

Processed with VSCOcam with t1 preset

“kendi kendine “bildiklerim hüzün verici” diyebilen insan ne mutludur.”

“ümit bir köle meziyetidir.”

“her azizin içinde bir noter vardır, her kahramanda bir bakkal, her şehitte de bir kapıcı.”

“Nerede tükettin ömrünü ?Bir hareketin hatırası, bir tutkunun işareti, bir maceranın parıltısı, güzel ve firari bir cinnet-geçmişinde bunların hiçbiri yok; hiç bir sayıklama senin ismini taşımıyor, seni hiç bir zaaf onurlandırmıyor.İz bırakmadan kayıp gittin; senin rüyan neydi peki? Kökeninde aldatıcı ve yıkıma mahkûm olmayan hiçbir ‘yeni’ hayat görmedim şimdiye kadar. Her insanın zaman içinde ilerleyip bunaltılı bir geviş getirmesiyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerinin beklenmedik yüz buruşturmasıyla karşılaşıp kendi içine düştüğünü gördüm…”

“zihin aynılığı keşfeder, can sıkıntı’yı, vücut tembelliği.”

“insan, geriletilmiş arzuları olan hayvan, her şeyi kapsayan ve hiçbir şey tarafından kapsanmayan, bütün nesneleri gözetim altında tutan ve hiçbiri üzerinde tasarrufta bulunamayan açık zihinli bir yokluktur.”

“halkları oportünistler kurtarmış, kahramanlar perişan etmişlerdir.”

“..deliler dışında da hiç kimse yalnız başınayken gülemez.”

“fazla kullanılan duygular aşınır ve değersizleşir, en başta da hayranlık duygusu.”

“Her nesil kendinden önceki neslin cellatlarına anıtlar diker.”

“insanlık sadece kendini telef edenlere tapmıştır.”

“Özgür olmayı deneyin, açlıktan ölürsünüz.”

“zenginler ve berduşlar, yoksulun asalaklarıdır.”

“Bir doğruyu, kendi doğrusunu elinde bulunduran bir kişinin yanında şeytan bile epey sönük kalır.”

“Bir felsefenin ya da bir imparatorluğun yıkılmasında etken olmak. Bundan daha hazin ve daha görkemli bir kibir tahayyül edilebilir mi?”

“Her birimiz sırları, en başta da kendi sırlarımızı yok etmek için yırtınırız.”

“O zaman şiire dönmemek elde mi? Onun da , tıpkı hayat gibi, hiçbir şey kanıtlamama mazereti var.”

“Varoluşun ta kendisidir bu hiçlik; her şeydir.”

“Tek olmaktan duyduğu gurur, insanı, kendi derdine aşık olmaya ve tahammül etmeye teşvik eder.”

“Zamanın sınırsızlığı duygusu, her saniyeyi dayanılmaz bir azaba, darağacına çevirirdi.”

“Bir pazar öğleden sonrasına dönüşmüş evren…sıkıntının tasviridir bu- evrenin de sonu.”

“Aşkın tek işlevi, bizi bir haftalığına (ve sonsuza dek)- yaralayan ölçüsüz ve acımasız Pazar öğleden sonralarına dayanmamıza yardım etmesidir.”

Processed with VSCOcam with t1 preset

“Rüzgar, havanın çılgınlığı, müzik sessizliğin çılgınlığı.”

“Hayat ancak hafızamızın zayıflıklarıyla mümkündür.”

“Nostalji tam da kendini ezeli bir biçimde evinden uzak hissetmektir.”

“Kendini ortadan kaldırmayı hiç tasarlamamış; ipin, kurşunun, zehrin ya da denizin yardımına başvurabileceğini hiç hissetmemiş kişi, aşağılık bir kürek mahkumudur; ya da evrenin leşi üzerinde sürünen bir solucan… Bu dünya elimizden her şeyi alabilir, bize her şeyi yasaklayabilir, ama kendimizi yok etmemizi engellemeye kimsenin gücü yetmez. Bütün aletler buna yardımcı olurlar, bütün uçurumlarımız buna davet ederler bizi; ama bütün içgüdülerimiz de karşı çıkar”

“Dinlerin kendi elimizle ölmeyi yasaklamalarını nedeni , bunda, tapınakları ve tanrıları aşağılayan bir itaatsizlik örneği görmeleridir.”

“dünya gözyaşlarının biriktiği bir yerdir.”

“hayat yasalarının başına çürüme gelir.”

“…kaos mu?öğrenilen herşeyi reddetmektir, insanın kendi olmasıdır.”

“insan bütün bildiklerine rağmen, bütün bildiklerine karşın her gün yeniden başlar.”

“Zira başka bir varlığın ölümünü, bilinçli veya bilinçsizce, dilememiş bir varlık hiç olmamıştır. Her birimiz ardımızda bir dost ve düşmanlar mezarlığı süürkleriz.”

“insan, tam anlamıyla, dogmatik varlıktır.”

“toplum oluştuğundan beri, ondan kaçmayı istemiş olanlar zulme uğramıştır ya da çeneleri kapatılmıştır. Her şeyiniz affedilir, yeter ki bir mesleğiniz, isminizin bir alt-başlığı, yokluğunuzun üzerinde bir damga olsun. “Hiçbir şey yapmak istemiyorum,” diye bağırma cüreti kimsede yoktur.”

“insanlığın bana fazla geldiği de söylenebilir.”

“bir adamına ağzından doğru kelimesinin nasıl bir vurguyla çıktığına dikkat edin…bundan daha boş bir söz yoktur.” s:153

“Aslında her fikir yansızdır, ya da öyle olmalıdır; ama insan onu canlandırır, alevlerini ve cinnetlerini yansıtır ona; saflığını yitirmiş, inanca dönüştürülmüş fikir, zaman içindeki yerini alır, bir olay çehresine bürünür: Mantıktan sara hastalığına geçiş tamamlanmış olur… İdeolojiler, doktrinler ve kanlı şakalar böyle doğar.”

 hadi yazının müziği de bu kötümser adamın sevdiği muhtemelen tek şeyden gelsin:

 “without Bach, God would be a complete second rate figure”  “Bach’s music is the only argument proving the creation of the Universe cannot be regarded as a complete failure”

Çocukluğun Soğuk Geceleri

‘Kent yaşamına alışmış. Koşulları hızlı bir gerçekçilikle benimsiyor. Oysa ben henüz taşra bahçelerinin erik ağaçları altındaki durgunluktayım.’

Processed with VSCOcam with f2 preset

Ben uzun zamandır böyle bir kadın yazar okumadım, belki de hiç okumadım… içinde sartre, içinde camus, içinde annem, içinde ailem, içinde arkadaşlarım, içinde ben, içinde ağaç, şehir, sokak, yalnızlık ve kalabalık olan, aslında sadece kendi olan bir kadın: Tezer Özlü.

O kadar etkileyiciydi ki şu 70 sayfalık kitap, bir oturuşta okutuyor kendisini. Türk edebiyatının nostaljik / lirik prensesi diye anılan Özlü, her ne kadar zayıf da olsa felsefi derinliği varoluşsal sularda yüzüyor kitabında. İntiharın kıyısında gezmeleri ama hayatın en ufak ayrıntısının dahi farkında oluşunu da oldukça etkileyici anlatıyor.

‘ Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeyi denemeye iten bir kaygı.’

‘Hayır. Balkondan falan atlamam.Aksine yaşamı çok seviyorum. Yüzlerce yıl yaşamak istiyorum.’

Bir anlatışı var pazar gününü, bir anlatışı var aşkı, deliliği, akıllılığı “ne kadar da hayat” deyip sustum sadece. Ama asıl beni sarıp sarmalayan, hem bir şehirci hem de ağaç aşığı biri olarak, yazarın mekan tasvirleriydi. Eski İstanbul sokaklarını, bulvar yapılmadan once bir sokak boyunca uzanan çınarları, bozkırı,  tramvayları…okurken birden giriveriyorsunuz o eski mekanlara.

‘Öfke içinde büyüyoruz. Oturduğumuz semte, sokağa, odalara, eşyalara, kış aylarında güçlükle ısıttığımız, eskimiş ortası çukur pamuk yataklara öfke duyarak büyüyoruz. Yaşam yalnızca sokaklarda. Bir canlılık var sokaklarda’

Her anısını, her yeri hep bir ağaç referansıyla anlatmış, kentleri o sıralarda (70ler) yeni yeni sarmaya başlayan apartmanlara da sık sık “çirkin” diyor…

ve bu insan defalarca akıl hastanesinde tedavi görüyor,ağaç seven, beton sevmeyen insan deli olur mu hiç?

Processed with VSCOcam with f2 preset

‘ Geceleri anneme sokulunca hem soğuktan korunuyorum, hem yalnızlıktan.’

‘ Yatakta uykuyu her zaman aradım. Çevredeki tüm sesleri duydum ve ışıkları gördüm.’

‘Babamla annem arasında hiçbir sıcaklık, hiçbir sevgi yok gibi… Bütün küçük burjuvalar gibi, sorumlulukların zorunluluğu ile bağlılar birbirlerine. Her sabah ve gece öylesine sevgisiz ki.’

‘Bu kadar güzel yemişler varken, insan kendini öldürmeyi nasıl düşünür?’

‘Bu can hiç de kolay çıkıp gitmiyor.. ölmeye uğraşıyorum…ama bak, hiç de kolay değil.. görüyorsun bu can ağızdan çıkıp gitmiyor…’

‘Pazar günleri… Şimdilerde… Sokak aralarından geçerken… gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim… evlerin pencere camları buharlaşmışsa… odaların içine asılmış çamaşır görürsem… bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek… isterim hep.

‘Çevredeki küçük gecekondularda işçi aileleri barınıyor. İleride iç içe yükselen çirkin apartmanlara doğru yürüyorum.’

‘ O sonbahar, kış, ilkbahar ve yazlarda henüz çocuğuz. Ama içimizde çocuksu bir sevinç yerine, garip bir hoşnutsuzluk, bir sıkıntı.’

Hiç düşündünüz mü? Ölen bir insanı gerçekten bir kez daha görebilir misiniz? Ölen bir okula gidebilir misiniz? Ölen bir evde uyuyabilir misiniz? O yıllar öldü. O yılları bize öldürecek biçimde yaşattılar.

‘Almanca, İngilizce, Latince. Goethe, Schiller. Rus-Alman savaşları. Karlofça-Pasarofça Antlaşmaları. Fen bilimleri. Sayıların kökleri, köklerin kareleri. tüm dünya ülkeleri. tüm dünya ülkelerinin savaşları. ne alıp ne sattıkları. Türk yazınının en anlaşılmayan örnekleri. Nasıl yurttaş olunabileceği. Askerlik görevleri. Savunma. Müslümanlığın koşulları. Faust’un özü. bulutların oluşması. ezberlenen şiirler, ezberlenen sözcükler, ezberlenen formüller… bütün bildiklerimi unutmak istiyorum.’

‘…yazmak istiyorum. ama her zaman yaşamın günlük hareketliliklerini yeğliyorum. caddelere çıkmak, doymak bilmediğim sokaklara bakmak, yeni köşeler keşfetmek, yabancı insanları seyretmek, doyumsuz yaşamı gözlerimden yüreğime indirmek istiyorum.’

‘Karlı bir günde sokaklara koşan ben değilim. ama kent, aynı kent.’

‘Gel otur, getirdiğin konyaktan içerlim, sevdiğin kenti anlat.’

‘…sıkılıyor.sıkılan erkekleri de hiç sevmem.’

‘Saplantıların acıları ,burada da sürüyor.Uyandığım an başlayan,uykunun derinliklerinde ancak biraz azalan acı.Arkadaşlarıma belli etmemeye çalışıyorum.Onlar şakacı,özgür “beni” arıyor.Bulamıyor.Onların dünyasında iniş çıkışlar bu denli büyük değil.Onların dünyasında çoşku delilik derecesine varmıyor.Onların dünyasında bunalım ölüm korkusuna,belki de ölüm isteğine dönüşmüyor.Onlar yemek yemeyi her zaman seviyor.Düzenli yemek yiyorlar.Duygusal coşkular yemek gibi beslemiyor onları.Onlar işlerine inanmış.Onlar “başkaldırmayı” savunurken,belli bir düzenin akışındaki yerlerini korumaya çalışıyorlar.Onlar, dolmuşa biner gibi evlenip, iner gibi boşanmıyor.’

‘doğanın güzelliği, yeni yapılmış binaların bile çirkinliğini biraz siler.’

‘-Sana ne oldu? Sensiz yaşayamam. / -Yaşarsın. Herkes herkessiz yaşayabilir.’

daha yazarım da, kitap bitti…

bu da tezer’e biraz söz, biraz nota…

‘And I am low and unwell
This is love, this is hell
This sweet plague that follows me’

Eylembilim

 “Paltonuzu giyerken, atkısı bile olmayan milyonları düşünüyordunuz. Bir kitap okurken-ya da yazarken- eğitim eşitliğine kavuşamamış yüzbinlerce küçük göz, öfke- ya da kırgınlıkla- sizi izliyordu…”

atay1k

Oğuz Atay’ın ölümüyle yarım kalan romanı Eylembilim, yazarın bilimin ve eylemin ayrışmasına veya ayrılmazlığına ilişkin sorgusunun ve kendisinin bir akademisyen olarak nerede durduğunun arayışının bir anlatısı olarak özetlenebilir…

Bir insan ozellikle de benim gibi bir insan ne zaman yazmaya başlar?” der ve başlar yazmaya.

Servet Gözbudak adlı bir matematik profesörüsünün bir öğrenci cinayeti sonrası tartışmaları ve üniversite işgali üzerinden, yazar üniversitelerde yönetici ve öğrenciler arasındaki uçurumları ve bir profesörün kendi “rahat” hayatın üzerinden öğretmek, yazmak, çizmek -bilim üretmek- veya toplumun evrimine yardımcı olmak -bunu da eylem üzerinden yapmak- arasında kalışını anlatıyor.

“Eylemle bilim birbirine karışmaya başlamıştı. Ben bir bilim adamıydım; özellikle kişisel eylemlerimle toplumsal eylemleri ayırt etmem gerekiyordu.”

“Bir eyleme doğru gidiliyordu ve en ön sırada oturan ‘bilim’, ‘eylem’ tarafından kuşatılmıştı.” 

Atay’ın “Tutunamayanlar” romanındaki anlatım tekniğini geliştirerek sunmayı hedeflediği söylenen Eylembilim’de, yazar eğitimci kişiliğini sadece bir bilim alanını yeni nesle aktarmak üzerinden değil, ayrıca ülkenin içinde bulunduğu problemleri tanımlayabilmek ve de değiştirebilmek adına, eyleme geçme gereği vurgusuyla tanımlıyor. Öğrencilere verdiği önem, kitabın anlatımı boyunca satır aralarından bize göz kırpıyor:

“Fakat önce öğrenciler konuştu. Çünkü, bu günlere gelinceye kadar çok beklemişlerdi. Kendilerine, törenlerde, biz konuştuktan sonra bile hiç söz verilmemişti. Çok beklemişlerdi. Onun için şimdi iyi konuşmuyorlardı.”

Anadolu’nun doğu batı arasında, gelip geçilen ve bu süreçte herkesin bir iz bıraktığı bir coğrafya oluşu,  erken cumhuriyetin de toplumsal yapısını da etkilemiş böylece de ne batılılaşmış ne de doğuya tutunmuş, yani ortada kalan aydınlarımız olagelmiş.  Ülke “aydınlarının” bu içinde bulunduğu ikircikli durumu ve belki kendisini de biraz eleştiriyor Atay:

“Evde Osmanlı, okulda Avrupalı. Sonra benim gibi samimiyetsiz insanlar yetişiyor.”

“Batılıların her iyiliği, bizim kötülüğümüz demekti.”

“Refik Bey, Tanzimattan beri ülkemizin mutlu azınlığının tanıdığı bir aydın ürünün temsilcisiydi. Yani aramızda kendisi olarak bulunmuyordu.”

 Tutunamayanlar’da “Haklı haklı sustu.” der yazar Eylembilim’de ise “İşte kürsüde soluk soluğa susuyordu.” demiş Bu detayın çok ötesinde örüntüler var iki kitap arasında, içerikle doğrudan olmasa da anlatım sistemine dair özgünlükler çarpıcı, yalnız  Eylembilim’de daha rahat okunan ve kavranan, ama yine de sıradan olmayan bir hale bürünüyor. Selim Işık ve turgut Özben’in soyadları seçimine ve Tutunamayanlar kitabındaki varlıklarına ilişkin paralellikler tartışılır ya, benim de aklıma Servet Gözbudak’ın soyadı düştü. Bizim durgun, aydın, rahat hayatı olan bu matematik profesörünün, artık öğrencilerin yanında olmaya karar vermesi ve bu ugurda sakınmadan, sonucunu bile bile eylemini biliminin önüne geçirmesi  acaba “gözünü budaktan sakınmadığı” çağrışımını mı yapmalı?… Belki de yapmamalı, kararsızım. İki kitap arasındaki diğer bir bağ da şu cümle:

“Toplumdaki yürümeyen budalalıkları, kendi kişisel dertleri olacak kadar duyanlar onlardır.” 

İnsanın aklına nasıl da Selim Işık geliyor. Onun yaşam hastalığına tutulması, insanları bu tür bir dünyada bir tuhaflık yokmuşçasına yaşamalarına anlam veremeyişini hatırlıyoruz. En acısı da yazarın bitiremeyişine dair kitabını, sanki bilirmiş gibi Gorki’ye aynı sebepten şunları demişti Tutunamayanlar’da:

“… Benim Üniversitelerim’de Nietzsche’yle Marx’ı uzlaştırmaya çalışan biri var. Ne garip değil mi? Bunu yapmaya fırsatı bulamadan da ölüp gidiyor. Ne yapabilirdi acaba yaşasaydı? Böyle yarım kalan işler bana hüzün veriyor

Atay’ın da yarım kalan bu işi, son sayfalarında okuyana hüzün veriyor…

Processed with VSCOcam with a6 preset

“Kelimeye cümleye sığan şeyler değil. garip bir duygu beni korkutuyor: yaşanmayan anlatılamayan, rüyada bile görülmeyen bu gariplik nedir? Delilik mi? Yani insan aklını böyle mi kaybeder?”

“Bu ülke, soruların yanlış sorulması yüzünden batıyor zaten.”

“Çünkü insan bir düşünmeğe başladı mı şeytan onu nerelere götürür, bunu tecrübelerimle çok iyi biliyorum.”

“Ama heyecan neredeydi, heyecan?”

“Bu toplum için yapabileceğimiz tek şey, onun çöküşünü hızlandırmaktır. Kapitalizmin sona ermesi için elimizden geleni yapmaktır.”

“Osmanlı İmparatorluğu’nun mehter marşı yüzünden gerilediğini ileri sürenlere katıldığım oluyordu.”

“Hangi toplum katından gelirse gelsinler, aydın yani düşünen, yani kafasında yeni bir dünya kurmaya çalışan kimse kendi sınıfını kendi belirler.”

“Tek yol devrimdi, hayır İslam’dı, hayır milliyetçilikti. Kopya formüllerinde büyük bir uyum içinde sıraların üstünü süsleyen öğrenciler ülkenin kurtuluşuna çıkan yollar bakımından derin anlaşmazlıklar içindeydiler.”