Seçme İkilemi

“Fakat kitleler sahiden mutlu olduğunda, kapitalizm temellerinden sarsılır.”

Processed with VSCOcam with a6 preset

Renata Saleci, Slovenyalı bir sosyolog. Aslında hepimizin her gün onlarca kez yaşadığı, içten içe bizi rahatsız eden ama pek de su yüzüne çıkarmadığımız bir iç sıkıntısını somutluyor ve nedenlerini açıklıyor : seçme ve/veya karar verme süreci.Bu öyle bir süreç ki, marketteki peynir reyonunda hangi peyniri alacağınıza dair verdiğiniz küçük içsel  mücadeleden, çocuk sahibi olup olmamaya ya da kariyer değiştirip değiştirmeme ikilemlerine kadar, sanayi sonrası kapitalizmi yaşayan toplumların iliklerine işlemiş bir hastalıktır.Çünkü:

“Sanayi sonrası kapitalist ideoloji bireyi keyif alma kapasitesi sınırsız biri olarak görüyor”

“İnsanlara her unsuru istedikleri gibi şekilllendirerek yaşamlarını bir sanat eserine çevirebilecek konumdalarmıs gibi muamele ediliyor. İdeal bir dünyada yaptıkları seçimler geri döndürülemez değilmiş gibi davranmaya teşkil ediliyor.”

Hastalık dedim evet. Nitekim çok fazla seçenek iyi bir şeymiş gibi gösterilse de aslında bizleri aynı anda pişmanlıklara, kararsızlıklara, ağır sorumluluk duygusuna itmiyor mu? “Acaba diğer peyniri mi almalıydım?” kaygısı bile kafamızı kurcalayabiliyorken, kendi ve çevremizdekilerin hayatlarına dair vereceğimiz kararların boyunduruğu altında ezilmemek neredeyse imkansız değil mi?

“Yaşamlarımıza ilişkin sınırsız olması gereken seçeneklerimiz yeni yasaklara dönüşmüş bulunuyor.”

Kitabın en sevdiğim tarafı ise, yıllardır asla ve asla okumadığım, neden bu kadar itici geldiklerini de bir türlü anlamadığım kişisel gelişim kitaplarına getirdiği eleştiri oldu. Sanayi Sonrası Kapitalist Toplumlarda gördüğümüz, bireyin kendi mutluluğundan sorumlu olduğu inancı ve eğer mutlu değilse bunun kendi basarısızlığı olduğu algısının bu tür kişisel gelişim kitap pazarı üzerinden desteklendiğini anlatıyor yazar. Ayrıca bir de olumlu düşün (think positive) kalıbına yapılan yorum da algı yönetimi örneklerinin en güzelinden: “bireye olumlu düşünme önerildiğinde, toplumsal eleştirinin yerini gittikçe özeliştiri alıyor.” Yani kendi derdimize yanıp durmaktan neden basarısız/mutsuz/ kararsız ya da yanlış karar veren olduğumuzu düşünmekten çevremize bakamıyoruz. Kapitalizmin bireyleştirici etkisi tam da bu.

Rasyonel Seçim Teorisi adı verilen kuram, kişinin önüne seçenekler sunulduğunda en az maliyetle en fazla yararı sağlayacağı yonde mantıklı bir seçim yapacağını savunuyor. Halbuki yapılan psikolojik araştımaların da gösterdiği gibi kişi kimi zaman kendisien zarar verecek seçime de yönlenebiliyor. İnsanın bilindışı, arzu ve istekleri bu rasyonellik kalıbına sığmıyor. Yazar, kendi tartışma çerçevesinde popüler kültürden birey ve toplum psikolojisine kadar geniş bir yelpazede bilgi sahipliliğini, kişisel deneyimlerini ve yorumlama gücünü ortaya koyuyor kitabın farklı bölümlerinde. “Ben” ve “birey” olmanın “toplumsallaşma” içerisinde durduğu yerden Lacancı psikanaliz tartışmalarına kadar insanı farklı yönde bir kişisellikte geliştiren bir kitap (:

Kitap, “alın seçim böyle yapılır” demiyor. Ya da cocuk yapıp yapmama, evlenip evlenmeme, kime aşık olacağını seçme gibi yollarda rehberlik hizmeti sunmuyor. Bir problem tanımı yapıp bu “seçme ikilmenin” aslında geç kapitalizmin bize dayattığı bir yalnızlaştırıcı bir algı yönetimi süreci olduğunu anlatıyor. Onun dışındaki seçim süreçlerinde bireylere belki de atacakları adım hakkında kaygılanmak yerine yaptıkları (ve kısa sürede yaptıkları) seçimlerden sonuç ne olursa olsun pişmanlık duymama, hatta mümkünse o seçimi yaptığını bile unutması yönünde minik bir tavsiye veriyor sadece.

Bir de kitabın en onemli fikri, ya da mesaji diyelim şu kanımca:

“Kendimizi geliştirmek için bu kadar uğraşırken, herhangi bir toplumsal değişime katılacak enerji ve beceriyi kaybediyoruz ve bir şekilde başarısız olduğumuzdan kaygılanıp duruyoruz.”

Processed with VSCOcam with t1 preset

“Efendi-köle diyalektiğine dair analizinde Hegel, efendinin kamusal tanınma uğruna hayatını risek attığını belirtir. Köleyse geleceğe ilişkin kesinlik uğruna, tanınmayı gözden çıkarır. Seçimden kaçınan kişi köleye benzer bir şekilde davranır- perişan bir durumda sıkışıp kalma pahasına kesinliğe tutunur. Bilinmeyene dair kaygı, bilinene ilişkin olumsallıklara kıyasla taşıması daha ağır bir yük olabilir.”

“Yaşamlarımızda kendimizi çok fazla şeyden sorumlu hissediyoruz… Ne yapacağını başka birinin söylemesi insanı rahatlatıyor.”

“Seçim yapmak ezici bir sorumluluk duygusu doğuruyor.”

“Bir risk alırken, kazanabileceklerimizden ziyade, kaybedeceklerimize ağrılık verme eğilimi gösteririz.”

not:Kitap okumak zor diyenlere kitabın süper animasyonu: http://youtu.be/1bqMY82xzWo

Reklamlar

CaN

“Kendisini anımsayan ve seven kimsecikler yokken o halen mevcut muydu sahi?”

Yine bir Platonov eseri. Bu yazarda beni hüzünlendiren o kadar çok şey var ki, herhalde ondan pek de sorgulamadan elime geçen kitaplarını okumam. Yıllar once tesadüfen kütüphaneden aldığım”çukur” kitabı da beni derinden etkilemişti, “çevengur”u okuduktan sonra öğrenmiştim yazarının kim olduğunu. Kitapları o kadar içten, cümle kurguları o kadar anlamlı ki yer yer romantik bile denebilir. Ama bu romantizm, sosyalizme, Stalin’e, Ekim Devrimi sonrası Rus Edebiyatına karşı duruşunun bir ifade şekli Platonov’un. Stalin döneminde, devrimin sorunlarını dile getirdiği için uzun süre yasaklı kalan yazar, içinin acısını bastıramadan gerçekleri yazma sorumluluğu hissetmiş belki de.

Can, unutulmuşların, artık iş görmeyen kölelerin, eski suçluların, yeri olmayan kadın ve çocukların oluşturduğu, isimsiz bir topluluk, Özbekistan bozkırlarında sabit yeri olmadan dolaşan… Kendisi de bu halktan olan Nazar Cagatayev, Moskova’da eğitim gördükten sonra, babası gibi sevdiği Stalin’in fikirlerini yaymak, sosyalizmi bu kendisini dahi unutmuş toplulukta kurmak için görevlendiriliyor. Buraya kadar her şey sosyalist rejimin lehine, ancak yazar, tek elin ulaşamadığı, yoksulluktan ve açlıktan kırılan bu geniş coğrafyada yaşananları kelimeleriyle beynimize kazıyor.  Kısası, sosyalizm özelinde dahi her hangi bir sistemin, mekanın yapısı, bireyin yaşayış biçimi ve isteklerinden ayrılamayacağını bize bozkırın ortasında açlık ve susuzluk savaşıyla resmediyor.

Sonu sürpriz kalsın da, benim gibi Ankara’nın bozkırına alışamayan ve anlamsız, hatta boş bulan birinin iki kere odaklanması gereken bir durum var kitapta, bir ayrıntı: Platonov’un bozkır coğrafyası tasvirleri. Benim (bizim) boş, çorak, sonsuz olarak gördüğümüz bozkırı orayı mesken bellemişler tanıyor. Bozkırın kendine has bitkileri, sesleri, kokusu var, gecesi başka, zorluğu ise acımasız:

“Annesi gitmişti, bozkırdan hiçbir kokusu, canlı bir sesi olmayan cılız, yabancı bir rüzgar esmekteydi…Doğduğu ve yaşamaya heves ettiği topraklardı önünde uzanan. Çocukluk ülkesi çölün son bulduğu siyah gölgenin içine gömülmüştü, bozkır orada toprağını derin bir cukura bırakıyor, kendi elleriyle mezarını hazırlıyordu adeta ve kuru rüzgarın kemirdiği yassı dağlar o alçak yere siper oluyor, göğün ışığını kesiyor, memleketini sessizlik ve karanlıkla örtüyordu.”

“Bozkırda bir şey kıpırdayıp haykırıyordu arada bir. Ancak yabancı kulaklara sessiz gelebilirdi burası.”

“Perekati-pole diye bilinen pürtüklü avare çalı, rüzgarın yardımına gereksinme duymadan yürüyor, tozlara bulanrak geçiyordu önünden. Toz içindeydi bu çalı, yorgundu, yaşamak için sarfettiği emek ve hareket yüüznden ne bir akrabası , ne bir yakını kalmamıştı. Nazar ona avucuyla dokunmuş ve şöyle demişti:” Seninle geleceğim ben de , yalnızken canım sıkılıyor, benimle ilgili bir şeyler düşün, ben de seni düşünürüm.”

photo 1

“Nedense bütün nesneler kendisini akıllarında tutsun ve sevsin istiyordu.Aslında inanıyor değildi bunun olabileceğine. Çocukluk anılarından bilirdi ki, uzun bir ayrılığın ardından tanıdık bir yeri yeniden görmek tuhaf ve üzücü gelir; yüreğin bağlılığını korumuştur mekana, oysa kıpırtısız nesneler seni unutmuştur, anımsamazlar, yokluğunda hareketli ve mutlu bir hayat yaşamış gibi yabancılarlar seni, duyguların karşılıksız kalır, acınası meçhul bir varlık gibi dikilirsin karşılarında.”

“Müzisyenin kemanı uzaklarda tükenen bir ses gibi donup kalıyordu arada bir.”

“Annesine: “Ben de unutacağım seni, ben de seni sevmiyorum. Küçücük bir insanı doyurmayı beceremiyorsunuz.

“Can. Halkın adı buydu. Ruh ya da hayat anlamında. O halkın, ruhundan ve kadınların, anaların ona bağışladığı tatlı hayatından başka hiçbir şeysi yoktu –  halkın doğuran analardır çünkü.”

“Sovyet iktidarı daima gereksizleri ve unutulmuşları toplar, fazladan bir boğazın hesabını tutmaya gerek duymayan çok çocuklu, dul bir kadın gibi.”

“Çaresizlik, elem ve yokluk insanın en küçük rahnesine kadar sızabilir ve ancak son nefes süpürür onları oradan dışarı.”

“Burda pişmalıktan, anılardan ölürsün.”

“Yaşamak her zaman olanaklı, mutluluksa hemen uzandığı yerdeydi kişinin.”

“Sınıf mücadelesi kölenin içindeki kutsal ruhun altedilmesiyle başlar, efendinin inandığı şeyin , onun ruhu ve tanrısının yerilmesi affedilecek şey değildir, kölenin ruhuysa yalanla, yıkıcı emekle törpülenir durur.”

“Sırf kendini tahayyül ederek yaşayan her insan kısa zamanda ruhunu kemirip bitirir, yoksullukların en kötüsünde tükenir, kederden çıldırarak can verirdi.”

bu da kitaba şarkı:

Malafrena

“Uzun süre söylenmeden kalan yasaklanmıs her kelime, içinde sessizliğin gücünü biriktirir.”

Ursula K. Leguin

photo 3

1979 yılında kaleme alınan, ama Fransız Devrimi sonrası bir tarihte, bilinmeyen bir coğrafya “Orsinya” da geçen bir özgürlük arayışının hikayesi Malafrena. Ursula K. Lequin, fantastik, kurgu, distopya gibi hakim olduğu türlerin dışında, daha gerçekçi bir dille anlatıyor İtale’nin hem kendi özündeki hem de ülkesindeki özgürlük  arayışını.

Neden önemli peki bu kitap? Bu sorunun bir çok cevabı var ama en önceliklisi, günümüzde yaşanılan her türlü baskılamayı yazarın 30 yıl öncesinden anlatması ve ne yaşanılan özgürlük sancılarını ne de devrim arayışını idealize etmiyor olması. Orsinya’da sansür var, adalet ise büyük bir soru işareti, ataerkil toplum kısır döngüsü içerisinde sıkışıyor ve kalıplarından çıkamıyor; ama Orsinya’da, 19. yüzyılda, yakınlarda değil yani…

İtale, ailesinin kendisinden cok sey beklediği, varlıklı bir aile çocuğu, Fransız Devrimi’ne ait yazılar buluyor ve özgürlük derdine düşüyor. Aslında ona göre “özgürlük bir ihtiyaç değil, bir tehdit”. Halbuki devrim yazıları özgürlükten “ekmek gibi, su gibi bahsediyorlar.” İtale asıl önemli olanı, içindeki sesi dinlemeyi seçiyor:

“Asıl önemli olan, içindeki sadece sana ait olan kuvvet. Aslında o kuvvet sen kendinsin; seni sen yapan, bir insan yapan şey o. Bir kere onu bulunca bütün yapman gereken ona itaat etmek, seni soktuğu yolda yürümek.”

Ailesini, sevdiklerini Malafrena’nın güzelim doğasında ve zenginliğinde bırakan İtale, şehre giderek “yeni söz (novesma verba)” adıyla bir dergi hazırlıyor. Yoldaşlar ediniyor, sıkıntılar çekiyor, aşkları, seyahatları, kayıpları, hem de büyük kayıpları oluyor bu yolda.

Kitap, özgürlük kavramını bir daha düşünmek, bu yolda bireysel ve toplumsal fedakarlıkların önemini anlayabilmek açısından da önemli. Ayrıca, İtale’nin seyahatlerindeki kent tasvirleri Ursula’nın hep yaptığı gibi, dört dörtlük. Elime kalem alsam çizerim, öylesine anlatabiliyor mekanı.

İtale, uzaklarda, uzak bir umut için evini geride bırakan yalnız bir adam ve kendisi de bu sıla hasretinin ayağında kurtulamadığı bir pranga oldugunu biliyor, istemiyor da kurtulmak, dönecek bir evi olmadıktan sonra hac yolculuğunun bir anlamı yok ki, nitekim Malafrena da hep onu bekliyor, Laura ve Piera da… Öte yandan da özgürlük tohumları çiçekleniyor, sonra soluyor… Tüm kitap ülkemizin ve toplumumuzun yaşadıklarına uzaktan ve yıllar oncesinden elini uzatıyor.

6 Aralık’tan not: bu yazının bir gün sonrasında Nelson Mandela hayatını kaybetti. Siyasi görüşleri, ve özgürlük mücadelesi sürecindeki  kazanımları değerlendirmek haddim olmasa da, inandıklarının peşinden giderek, halkının özgürlüğü adına emek vermiş olması, İtale’yi onun yoldaşı kılıyor. Ey özgürlük deyip, kendi sözleriyle ugrulamalı Mandela’yı:

“Henüz özgür değiliz, daha ancak özgür olabilme özgürlüğüne ulaştık.”

photo 2

“Bir tek nesnenin kendisini bilirdi, tarlakuşunun gökyüzünü, kurdun yağmuru bildiği gibi.”

“Bunu öğrenmem zaman aldı. Hayat bir oda değil bir yoldur.Terk ettiğini terk edersin ve biter”

“Eğer kendi dünyası buysa, onun içinde yaşayabilecek kadar güçlüydü. Bir kadındı; eylem için, meydan okumak için eğitilmemişti, kadına düşeni yapmak üzere yetiştirilmişti; beklemek için… Öyleyse bekleyecekti, çünkü bilinçli yapılan her eylem meydan okumak sayılırdı, bağımsızlık anlamına gelirdi.”

“Kendinden emin güçlü ses meclis salonunun soğuk ve boş kısımlarını kelimelerle dolduruyordu: ülkem, halkım, haklarımız, sorumluluklarımız. Uzun süre söylenmeden kalan yasaklanmıs her kelime, içinde sessizliğin gücünü biriktirir.”

“Onun gerçekliği, kendi gerçekliğinin reddiydi.”

“Acıyı paylaşamazsın, acıyı paylaşma iddiası yüzsüzlüklerin en kötüsü, en aşağılaycısı.”

“O sıralarda neşeli bir rezillik, asil bir kederden daha kıymetliydi.”

“Adaletsizliğin kanun adı altında kurumsallaşabileceğini, gaddarlığı silahlı adamlar ve kilitli kapılar kılığında kendini var edip sürdürürebileceğini biliyor ama buna inanmıyordu; şimdiye kadar inanmamıştı.”

“Profesyoneller darbe yapar ve başarıya ulaşır. Amatörlerse devrim yapar. / ve yenilgiye uğrar? / elbete…”

“Ama 89’u yapan amatörlerdi, Versaille’a yürüyen,Bastille’i alan halktı, kalabalıklardı. Meclis, Jirondenler, Jakobenler ise avukattı, taşralı kalem erbabıydı, politikacı değil. Onlar giderek yaptıkları işleri öğrendikçe, profesyonelleştikçe Devrim başarısız olmaya başladı ve sonunda ona ihanet eden darbenin yolu açıldı.”

“Bu işin içindeyim çünkü, içinde bulunduğumuz durumda her türlü değişiklik durumumuzun iyileşmesi demek olacak.”

“Tekrar gitmem gerektiğini anlamam için geri gelmem gerekiyormuş.”