Teselli Felsefede

‘Hiç kimse buralarda oturup yerleşip oturamayacaksa felsefenin bu tepelerde ne işi var?’

Alain de Botton, doktorasını ‘genele hitap eden kitaplar’ yazmak için bırakmış… İşte ben karşınızda, bu aralar tezim hariç kendi hayatım için okuyabildiğim nadir kitaplardan olan Felsefenin Tesellisi ile  duruyorum. Sanırım genele ya da özele hitap edemeden, sırf kendim için, büyük olasılık kendi karşımda duruyorum.

Doktora sürecinde kendini karşına alıp anlaşabilmen için çok az seçenek var gibi, biri kitap… Ama kitap seçimlerim bile garipleşti son dönemde, sanırım bu kitabı sırf içinde felsefe var diye seçtim, bir nevi vicdan susturucusu. Ya da tesellisi var diye, bilmiyorum.Temel insanlık sıkıntı ve sorunlarını, yüzyıllardır aynı şeyler üzerine düşünmüş ama kimisi de yazar, filozof ve ünlü olmuş önemli kişilerin düşünce ve öğretileriyle normalleştiriyor. Kitapta 6  adet bölüm var, bu bölümler temel gündelik hayat sorunlarına göre ayrılmış ve kimi filozofların öğreti, düşünce ve hayatlarıyla örneklendiriliyor:

14295dbe-38ff-4cb4-bf5c-1dd282535685.jpeg

I. Eğer içinde yaşadığınız toplum tarafından düşünceleriniz kabul görmüyorsa; ama haklı olduğunuza dair inanç ve kanıtlarınız yeterliyse, her ne kadar Sokrates’in baldıran zehrinden içerek ölme sınırında olmasanız bile kurtulmak isteyebilirsiniz. Bunun yolu ise bakış açınızı değiştirerek daha büyük bir zaman ölçeğinde kendinizi yargılamak; belki de kabullenmek . (Sokrat’ın Savunması,Sokrat’ın Ölümü)  Sokrat’ı yargılayıp(220 oya karşı 280 oyla) ölümüne karar veren Atinalılar onun ölümünden sonra bu kararı verenleri suçlayarak şehirden sürmüş ve kentin göbeğine bu kel ve şişman filozofun heykelini dikmişler. Bir şeyi körü körüne savun ve öl değil tabi ki burdaki teselli. Aksine, mantıkla ve inançla takip ettiğin bir dava uğruna suçlanıp ölüme mahkum edilsen bile bu haksız olduğunun bir kanıtı olmayacağını bilmek.

‘Gerçek söz konusu olduğunda sayısal çoğunluk tamamen değersizdir.’ (alalım bakalım Atina’da doğan, küçük ölçekli çoğulcu demokrasi için yapılan bu yorumu…)

Sözün devamı ise daha da vurucu: ‘Çünkü kişinin aslında saygınlıklarından başka hiçbir şeyi olmayan ve nedense birdenbie kendisi aleyhinde ifade verme kararı almış tanıklardan oluşan bir ordu tarafından yenilgiye uğratılması pekala mümkündür.)

‘Tembelliğe meyeden bu at bir at sineğinin varlığıyla hareketlenebilir.’ (Aklıma Žižek’in Trump’ı desteklemesi geldi; bu benzetmeyle sol’a tembel at, Trump’a atsineği mi dedim oldu mu acaba şimdi?) ilgili yazı

II. Bu bölüm parayla, lükse ve bunlarla orantısı hep bir ikilemde kalmış olan mutlulukla ilgili. Mutluluk deyince Epikuros geliyor tabi ki akıllara. Yazar, Epikür’ün düşünce sistemi ve yaşayış biçimini çok güzel özetlemiş. Bu zevk ve mutlulukla hayatı adlandırmış filozof; bugün algılananılan aksine lüks ve aşırıya kaçmakla değil aksine, özgürlük az ve güzel yemek, değerli bir kaç arkadaş ve mütevazı bir hayat sürerek buna inanıyor. Kısacası hayatını basitleştirin ve gerçek kılın ki mutlu olun diyor.

‘Hayatı zevkli kılan şeyler kolay bulunan şeylerdi ve pahalı değillerdi: dostluk, özgürlük ve düşünmek.’

‘Gereksinimlerimiz psikolojik olduğu halde maddi şeylere, nesnelere yönleniyoruz.’

III. Bölüm hayalkırıklığı üzerinde duruyor. Neron tarafından ölüme mahkum edilen Seneca ile ilgili. Beklediklerimiz, düş kurduklarımız ve bunlar olmayınca yaşadığımız öfke ve şok duygusuna karşı Seneca’nın hayatı ve düşüncelerine bakmış Alain de Botton. Değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabullenmekle ilgili olan bu bölüm için en güzel sonuca geleyim:

‘Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun; kendi kendimle dost olmaya başladım.’

‘Dışarıdaki gürültü hiç bitmeyebilir, yeter ki içimizden yükselen sesler bize rahatsızlık vermesin.’

IV. Kendini yetersiz hissetmek ve Montaigne ile ilgili bu bölüm en sevdiklerimden oldu. Akıl ve düşünceyle sürekli ilerleyebileceğimizi ve kendimize güveni güzelleyen külliyat üzerine Montaigne, insanların en basit yetersizliklerine ve zayıflıklarına işaret edip, vasat düzeydeki mantığımız ve tutarsızlığımız ile adeta alay ediyor:

‘En yüce tahtta bile üstüne oturduğumuz kendi kıçımızdır.’

‘Hiç kimse buralarda oturup yerleşip oturamayacaksa felsefenin bu tepelerde ne işi var?’

Montaigne’in eğitim sistemi ile ilgili düşünceleri, 500 yıl sonra bugün bile uygulamayı beceremediğimiz ama bri o kadar da doğru. Ona göre eğitim sistemi bizi bilge değil bilgili bir insan yapmaya çalışıyor. Bilgi ve bilgeliği ayıran düşünür, belleğimiz doldurmak yerine doğru ve yanlışı birbirinden ayırma becerisini öğrenmemiz gerektiğine inanıyor. Şu cümleye bakar mısınız?

‘üniversite rektörlerinden daha bilge ve daha mutlu yüzlerce çiftçi gördüm.’

Yine akademik yazı yazanlara 5 asır önceden bir dip not:

‘Eğer biraz özgüvenim olsaydı, sonucu ne olursa olsun, bir tek kendi sözlerimi söylemek isterdim.’

(Yeni bir şey söylemek alıntı yapmaktan çok daha değerlidir.)

V. Schopenhauer ile ilgili olan ve kırık kalbin tesellisini anlatan bu bölüme oldukça uzak hissettim. Sanırım filozofun nihilist düşüncenin tohumlarını atan düşünce sistemi ve onunla paralel olan sıkıntılı hayatı içimi sıktı, belki de kendisi uzaklardan bana bıyık altından gülüyordur bu sebeple 😉 nitekim okuduğumu anlamaktan öte yaşadım. Kendi dersine 5 öğrenci katılırken, 300 kişiye ders veren Hegel’in felsefesi için’inanılmaz derece itici ve aşırı bir laf kalabalığı’ diye belirtmiş 🙂

Sadece Goehte’nin bu aksi genç için yazdığı ‘Keyif almak istiyorsan hayattan / Değer vermelisin hayata’ dizelerine verdiği cevap:

‘İnsanları oldukları gibi kabullenmek, onları olmadıkları bir kişi gibi görmekten yeğdir.

VI. Son bölümde benim ‘highschool sweetheart’ıma geliyoruz: Nietzsche ve zorluklarla yaşamanın tesellisi. de Botton,çok az filozofun kendini kötü hissetmenin olumlu bir şey olduğunu düşünüyordur diyor. Belki de o yüzden ergenlik zamanlarında anlamlı geliyor Nietzsche. İçki içmeyi sevemeyen, aşık olup karşılık bulamayan, sadelikten öte inzivayı hatırlatan hayatında mutluluğu mutsuzluğun kardeşi görmüştür. Babası bir köy papazı olmasına rağmen dinin tesellilerine büyük bir şüpheyle yaklaşmış.

‘Alman beyni birayla sulanmış.’

‘Avrupa’nın iki güçlü uyuşturucusu: Alkol ve hristiyanlık.’

Kısacası sürekli mutluluk ya da yolun sonunda görülen huzuru aramak yerine bugünün sıkıntı ve umutsuzluklarına sahip çıkmamızı söylüyor Nietzsche, ki böylece daha iyiye erişelim:

‘İnsanlar en kötü hastalıklara, hastalıklarıyla savaşırken kullandıkları yöntemler yüzünden yakalandı. Çare gibi görünen şeyler, uzun vadede, iyileştirmesi gereken hsatlalıkları daha da beter yaptı.’

02819496-bb69-4f36-9683-fbd3e50d2cef.jpeg

Okuması kolay, gayet anlamlı bir bütüne, basit ama derin parçalarla yaklaşan bir kitap Felsefenin Tesellisi. İki günde bitiyor , oldukça akıcı, sadece hali hazırda bahsettiğim filozoflara dair az da olsa bilginiz varsa ara ara sıkıcı gelebiliyor, Porto ve Madrid seyahatlerinde uçakta okuyup bitirdiğim bu kitaptan yine de çok şey öğrendim.

mis şarkı

 

Reklamlar

Ölüm Yokmuş

‘İnsan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceğiz’

‘Akıllı görünmeye çalışmaktan yoruldum’ diyen Saramago, ölümün olmadığı bir ülkeye davet ediyor okuyucuyu.  İnsan var olduğundan beri en büyük hayallerinden, arayışlarından birini, ölümsüzlüğü işine aran veren Ölüm’ün hareketlerinin sonucu olarak “hediye ediyor”. Sonrası ölmeyen bir nüfus, bozulan yaşamsal ve yönetimsel dengeler, varlığı sorgulanan dini kurum, sigorta şirketlerinin çırpınışı,hatta en sonunda yine dolup dolaşıp hükümetin daha fazla huzur evi benzeri yerlerin inşaatına varması anlatılıyor… Bu inşaat hikayesi modern hayatla ne kadar ilintili gerçekten, her soruna yeni mekan…

Kitap ‘ertesi gün hiç kimse ölmedi.’ diye başlıyor. İnsanların ilk şaşkınlığı geçince bu durumu birlik, farklılık ve ulus olma fikriyle ilintilendirilip, balkonlarına bayrak asmaya başlıyorlar, bizler yaşamın dostuyuz diye. Aklıma yakın zamanda ülkenin içinden geçtiği süreç ve tarihi rekor kıran bayrak satışları geldi…Üç nokta daha… Tüm bu gündelik kapitalist hayatın karşılaştığı krizleri yine kendi araçlarıyla çözmesi Saramago’nun bu ekonomi politiğine dair olan biraz da iğneli bir dille sunması sunması kitabı oldukça ilgi çekici yapıyor evet.Diyor ki mesela ‘..her millet hakettiği hükümet tarafından yönetilir.’Yorumsuz… Ama benim en sevdiğim yerler başka.

Bunlardan ilki, yazarın ölümün bizzat varlığını  daha doğrusu gerçekliğini sorgulaması. Tüm canlılar için ölüm insanlar için geldiği anlamam mı geliyordu gerçekten?

‘Hayvanları öldüren ölümle yerdeki ottan otuz metre yüksekliğinde bir sequoiandendron giganteum ağacı da dahil olmak üzere bitkileri öldüren ölüm ya da öleceğini bilen bir adamla, bir gün öleceğinin farkında bile olmayan bir atı öldüren ölümler aynı mıydı acaba?’

‘Eskiden ölünebilen zamanlarda, bir kaç kez ölmekte olan insan görmüştüm ama onların ölümünün bir gün benim de elinen öleceğim ölüm olduğunu düşünmemiştim. Çünkü hepinizin ayr bir ölümü var.’

Bu bakış açısının üstüne laf söylenir mi? Ben en iyisi ikinci favori kısma geçeyim:

img_5152

Kitabın yarısından fazlası olan ve bir süre sonra açık söylemek gerekirse sıkıcı olmaya başlayan, ölüm olmazsa kurumlar ne olur anlatısı, Ölümün işin içine girmesiyle yeniden heyecanlanıyor. Ölüm artık somut bir varlık haline bürünmüş, tüm bu yol açtığı durumu yakınen takip etmektedir. Yazdığı bir mektupta der ki:

‘sözcükler çok hareketli varlıklardır, bir günleri bir günlerine uymaz, gölgeler gibi istikrarsızdırlar,bir bakarsınız vardırlar, bir bakarsınız yok olurlar, sabun köpüğü gibidirler, hatta salyangozların nefes alışı gibidirler, hemen hemen hiç duyulmazlar.’

Saramago’nun ölümle ilgili yorumu da ölümü kızdıracak cinsten:

‘ en nihayetinde, ölüm konusunda da tanrı hakkında da anlatılanlar hikayelerden ibarettir, bu anlattığımız da o hikayelerden biridir.’

img_5153

‘Tam da içeceğimi anda geri çekilen su ya da meyvesini koparacağımız anda bizden uzaklaşan ağaç dalı gibi, kendisini huzursuz eden bu gizli anlam’ gibi Ölümün kitapta kadın olarak, hem de güzel ve genç bir kadın olarak tasvirine şaşırdım. Genelde elinde bir tırpanla,sırtında pelerinle gezen karanlık bir adam olarak tasavvur ederdim bana sorsalar ölümü. Bu kitabın tavrı ise, aslında ikinci bir kere düşündüğümde daha dişi bir yakıştırmayı da yapabileceğimi farkettirdi bana rahatsız olmadım değil:)

Kitap bu bölümle sonlanıyor, yine yazarın deha kaleminden dökülen onlarca güçlü cümlelerle:

‘Ümitlerin kaderi, biri yok olduğunda diğerinin ortaya çıkmasıdır. İşte bu yüzden bunca hayal kırıklığına rağmen dünyadan silinip gitmemişlerdir.’

Sonu söylenmez tabi kitapların ama şu kadarını belirteyim, ölüm bile müziğe aşık olmuştur.

😉 o zaman  : kitabın müziği

 

Fil Adımı

‘little by little, one travels far’

Saramago’nun bu kitabındaki atıf şu: Ölmeme izin vermeyen Pilar’a. Kitaba daha başlanmadan bitirmiş yine, tek bir cümleyle.

Bir Portekiz dili öğretim görevlisi ile yaptığı konusma sırasında öğreniyor Saramago bu  hikayeyi ve ortaya “Filin Yolculuğu” çıkıyor. Mevzu bahis filin adı Muhteşem Süleyman (sultandan esinlenmişler evet), 1551 yılında Lizbon’dan Viyana’ya bir düğün hediyesi olmak üzere, yanında çat pat dil bilen bir Hintli bakıcı ile bir yolculuk yapıyor.

Saramago bir fil günde kaç litre su içer, nasıl uyur öğrenir bu kitap için ve der ki “..bir fil, bir filden fazlasıdır” Ayrıca bir konuşma sırasında fil için “Filin bir şey düşündüğü yok, çünkü o bu dünyadan değil” der.  Kısacası filin varlığının felsefesini yapar…

‘Her zaman bizi bekledikleri yere varırız.’

Benim yolculuğuma da denk geldi bu kitap. 2015 yazı, Milan ve Bergamo’da ana eşlik etti. Muhteşem Süleyman’ın tekrar İtalyan topraklarına dönesi varmış demek ki.Onca aydan sonra beni karda yürüyen bir fili tezahür etme çabasından öteye etkilemeyen bu kitabı bu hafta Türkiye’ye gelen ilk gergedan haberlerini görünce hatırladım. İngiltere’den buraya Süleyman’ın rotasının bir kısmını izleyerek 7 günde gelen Samir, aradan geçen yüzyıllara rağmen yine yaralı, yine “oyuncak”, yine sadece bir “süs”. Üzücü…Bir “politik hediye olarak fil” ve “vitrin hayvanı olarak gergedan”, aradan geçen 500 yıl…

Samirle ilgili Haber: http://www.radikal.com.tr/turkiye/turkiyenin-ilk-gergedani-7-gunluk-yolculugun-ardindan-yarali-geldi-1484296/

‘İçinde yaşadığımız zamanlar cennete gitmeye imkan verir mi bilmem.’

‘Çünkü hayat plan yapanlara güler. Sükunet beklediğimiz yeri şamataya boğar ve bir daha görmeyeceğimizi sandığımız birini aniden karşımıza çıkartır. ‘ s.27

‘Çok yazık. Bizi biz yapan hep kusurlarımızdır. İyi niteliklerimiz değil.’

”relente: bulutsuz gecelerde açık havada uyumak anlamına gelen Portekizce fiil.” 🙂

‘Sonu iyi biten her şey iyidir?’

‘Yazmak Unutmaktır’

‘iyilik şımarıkça bir huydur.’

‘Kalp düşünebilseydi atmaktan vazgeçerdi.’

Processed with VSCOcam with c1 preset

Portekizli yazar Fernando Pessoa’nın  beş heteroniminden (yarı-dış kimlik) olan Bernardo Soares’in dilinden metinlerin derlenmesi “Huzursuzluğun Kitabı”‘. Kitap hem gerçek hem de mecaz anlamda oldukça ağır:) Bir de benim gibi yaz tatilinin göbeğinde okursanız elde “huzursuzluk”, kalpte “huzur” ikilemi ile daha da ağırlaşır …En son Cioran okuduğumda böyle hissetmiştim; büyük boşluk, hayatı anlamlandırma çabalarının boşluğu, varlığının yer yüzünde bir gölge kadar yer tutmayacağı ama aynı anda tüm evreni doldurabileceği çatışması. Cioran’dan farkı ise Pessoa’nın gel-gitleri. Sürekli sorguluyor Pessoa ve bu sebeple de yer yer okuyucunun üzerine çöken karamsarlık hiç beklenmeyen bir anda Pessoa’nın  o hiç sevmediği fırtınalardan sonra bulutları yaran keskin gün ışığı ile aydınlanıyor. Pek de uzun sürmeyen aydınlanmalar bunlar…

Lizbon’a, Tejo nehrine aşık, hayal etmek varken dünyanın öbür ucuna gitmeye ne gerek var deyip yolculuğu reddeden, ancak her ne kadar dışarda akan manzaraya bakarken başka şeyler düşünmeyi tercih etse de tren yolculuklarına bayılan, kendi iradesi dışında ona sunulan varlığıyla ne yapacağını bilemeyen, bulutlarla konuşan, hatta biri duysa haykırmak isteyen yazarımızın beni etkileyen çok fazla sözü oldu…Kitapta altını çizdiğim, yanına not aldığım sayfaların üstünden geçmek tam bir haftamı aldı ve o sebeple de her ne kadar uğraşsam da alıntıları kısaltamadım. Onun yerine bu anlatıdaki ana başlıklarda toplamayı tercih ettim. Ama en hafızama kazılanları aşağıda ayrıntılandırdığım devrim ve devrimciler üzerine olanlar… Çünkü evet, kendini değiştirmeye cesareti olmayan insanlar dünyayı değiştireceğini sanıyorlar ve de yine evet hiç bir imparatorluk ve ideal, bir çocuğun oyuncağının kırılmasından daha önemli ve değerli değil.

İnsanların mutsuzluklarından habersiz mutlu varlıklar olmasına anlam veremeyen Portekizli yuvarlak gözlüklü bu gizemli adam, varoluşçu edebiyat okumalarımdan en iz bırakanı oldu. Mülkiyete hırsızlık değil bir hiç diyen, şehirleri ev tarlasına benzeten, bu yalnız ama kendine yetmiş yazar kapkaranlık bir yerlerden ‘içimde gömülü o kadar çok cehennem ve araf var ki.’ derken , sonra elimden tutup ‘hiçbir şey kitaplar kadar zevk vermez.’ diye öneriyor gözlüklerinin üzerinden bana bakarak. Sonuçta ne de olsa fırtınadan korkan ama ”göğü seyrederken hayat daha az yakar canımızı.’ diyen biridir o.

benim huzursuzluğumdan sizin, hepimizin huzursuzluğuna kadar, iyi okumalar.

Processed with VSCOcam with hb2 preset

vazgeçmenin estetiği- sahtenin estetiği – iyi hayal kurma sanatı adına:

‘Ne atomlar, ne ruhlar hiçbiri içiçe geçmez. İşte bu yüzden herhangi bir şey, bir ötekine sahip olamaz. İster gerçeklik söz konusu olsun ister bir mendil- hiçbir şey sahiplenilemez. Mülkiyet hırsızlık değil, bir hiçtir.’
‘Bir karara varmak, bir şeyi tamamına erdirmek, kararsızlıktan ve karanlıktan çıkmak – birer felaket gibi, evreni sarsan kıyametler gibi gelir bunlar bana.’
‘Şükürler olsun kısacık anlara, milimetrelere ve küçücük şeylerin , kendilerinden bile alçakgönüllü olan gölgelerine! (s.638)
‘başkalarına hükmetmeye ihtiyaç duymak, başkalarına ihtiyaç duymaktır.’
‘Benim vatanım Portekizce.’
‘Mutsuzluğunun farkında olmayan bunca insanın mutluluğu beni ürpertiyor.’
‘Toplum duyarlı ve zeki varlıklar barındırmasa, kendiliğinden, kendi kendini yönetirdi. Aşağı yukarı bu model üzerine inşa edilmiş olan ilkel toplumlar mutluydu.’
‘Bir düşü gerçekleştirmek için onu unutmak, dikkatimizi ondan çekmek gerekir.’
‘Başkaları ne karmaşık yanlış anlamalarla anlar bizi.’
‘Vazgeçmek kendimizi özgür kılmamız demek.’
‘Omni fui, nihil expedit (Her şeydim, hiçbir şeye değmezmiş.’ İmparator Septimus Severus’un kayıtsızlığı
‘aslında yanımızdakini merak ettiğimiz yoktu ama o olmasaydı yola devam edemezdik de.’
‘Hayalperest olacak kadar param yok.’
‘konuşmak, başkalarına hadinden fazla ilgi göstermek demek.’
‘Hissetmek ne büyük bir ağırlık. Hissetmek zorunda olmak ne büyük bir ağırlık.’
‘Yolculuk dedikleri nedir, neye yarar? Günbatımı, günbatımıdır, günbatımını görmek için ta İstanbul’a gitmeye gerek yok.’ (s.187)
‘Üstün insanlarla (bence Kant ya da Goethe gibi biri) sıradan insan arasındaki mesafe, sıradan insanla maymun arasındaki mesafeden daha büyüktür. ‘ Biyolog Haeckel
‘Emeğin kendisinden çok, madalyaya önem verenler…’
‘Bazı metaforlar sokakta yürüyen insanlardan daha gerçektir.’
‘yalnızca gönlümde var olmuş, küçük köy evinin bahçesindeki çiçekler’ (s.140)

Processed with VSCOcam with hb2 preset

TANRI ÜZERİNE:

‘Kusursuz olan, kendini belli etmez. Aziz ağlar, çünkü insandır. Tanrı susar. İşte bu yüzden azizi sevebiliriz, tanrıyı değil.’
‘Düşük bir ihtimal de olsa Tanrı varolabilirdi, bu durumda ona tapmak da gerekebilirdi.’
‘Tanrıya inanmadığımı biliyorum, fakat düpedüz bir hayvan sürüsüne de inanamazdım.’
‘Kalp düşünebilseydi atmaktan vazgeçerdi.’
‘İster var olsunlar ister var olmasınlar, biz tanrıların kölesiyiz.’

VAROLUŞ – VARLIK ÜZERİNE:

belki de var olan her şey, ancak başka şey var olduğu için vardır. Hiçbir şey kendiliğinden yoktur, her şey yan yana vardır.’ (s.519)

‘Tanrı, biz varız ve her şey bundan ibaret değil demek.’
‘Kendini bilmemek yaşamaktır. Kendini yanlış tanımak, düşünmektir…kendini birdenbire tanımak, insanın içindeki ruhun bölünmez özünü, ruhun büyülü sözünü birdenbire kavramasıdır. Ne var ki birden beliriveren bu ışık, her şeyi yakar, kavurur.’
‘Ruhum, hayatımdan yoruldu’
‘insan olmak, kendini var etmesini bilmektir.’
‘kendimi ben yaratmadığıma göre, gurur duyacak neyim var?’
‘Hayır hiç bir hüzün var olmamış şeylerin hüznü kadar işlemez insanın içine’
‘Yaşamak bir başkası olmaktır.’
‘Biz, olmadığımız şeyiz. Hayat kısa ve hazin’
‘Gece, hiç var olmadığı halde arkasından ağladığımız nice şeyleri anımsatır.’
‘Her şey için ayrı ayrı hissetmeye başladığımda ne çok ölüyorum!’
‘Düşlerimdeki insanlar bana daha yakın ama…’
‘yaşamak zorunda olmanın dehşeti yataktan benimle birlikte kalktı.’
‘bulutlar..İstemeden varım, istemeden öleceğim.’
‘bunların hiçbiri gerçek değil.’
‘varoluşumdaki trajedi budur işte. Yarışı önde götüren, fakat hedefe varmasına bir adım kala yere yığılan bir koşucuyum ben.’
‘Acı denen şey yalnız başına çekilir.’
‘sıkıntı gerçekten de her şeyin haddinden fazla anlamsız olduğunu tende hissetmektir.’

Processed with VSCOcam with hb2 preset

SANAT ÜZERİNE:

‘Sanat yalancıdır, çünkü toplumsaldır.’

‘Sanat hayatın inkarıdır.’
‘Politikacıların en önemli özelliği, kendilerini gerçekten kandırabilmeleridir.’
‘Dürüst liberal yok. Zaten liberal diye bir şey de yok.’
‘şuna gönülden inanıyorum ki, ideal uygar toplumlarda düzyazıdan başka sanat olmayacaktır.’
‘Her yapıt kusurlu olmaya mahkumdur’ (s.28)
‘Sanat niye bu kadar güzel? Çünkü yararsız…. Harabeler neden mi güzel? Artık hiçbir işe yaramaz da ondan.’
‘Hiçbir sorunun çözümü yoktur. Gordion düğümünü kimse çözemez.’
‘Sanat bizi eskimiş, resmi putlardan olduğu gibi, gene alelade birer put olan yüce gönüllülükten ve toplumsal meselelerden de kurtarır.’
‘Özgürlük yalnız kalabilmeye denir. İnsanlardan uzaklaşabiliyorsan, onlara hiçbir muhtaçlığın, paraya ihtiyacın, sürüye uyma içgüdün, aşka, şana, şöhrete hevesin ya da merakın yoksa özgürsündür, bunların hespi yalnızlıktan ve sessizlikten beslenir. Yalnız yaşayamıyorsan, doğuştan kölesin demektir.’
‘İmkansız şeylerden konuşurduk ve gerçek manzaralar da aynı şekilde imkansızdı.’
‘Ne var ki her şey kusurludur ve en güzel günbatımının daha güzeli, bize uykuyu getiren hafif yelin daha huzurlusu hep vardır.’
‘hani yüreğimizin katılığından değil de, paltomuzun düğmelerini açmaya üşendiğimiz için dilenciyi başımızdan kovarız ya, işte o şekilde.’
‘asla gerçekleşmiyoruz.  Karşı karşıya duran iki uçurumuz biz – Cennet’i hayranlıkla izleyen bir uyku’
‘Yaşamak, başkalarının niyetleriyle örgü örmektir.’
‘Sanat bir bilimdir.Belli bir ahenkle acı çeker.’
‘Bunun yanı sıra edebiyat hayatı görmezden gelmenin de en hoş yoludur. Müzik bizi yatıştırır, görsel sanatlar uyarır, canlı sanatlar avutur…Edebiyatın durumu bambaşkadır, o hayatlık taslar.’

Processed with VSCOcam with b5 preset

İNSAN, SEVGİ VE BEN ÜZERİNE:

‘Büyük tutkularım, sınırsız düşlerim oldu – ama o kadarı çıraklarda, terzi kızlarda da vardır; çünkü bütün dünya hayal kurar. Bizi birbriimizden ayıran şey, o haylleri gerçekleştirecek gücümüzün ya da kendiliğinden gerçekleştiklerini görecek kadar şansımızın olup olmamasıdır.’ (s.45)

‘Beni sevmek bana acımak demek’

‘Kimileri dünyayı yönetir, kimileri de yönetilen o dünyanın ta kendisidir.’ (s.50)
‘hatırlayamadığım öpücükleri, yok yere deli gibi özlemem. Uyduruk biriyim ben.’
‘Her şey çok engin, her şey çok derin, her şey çok karanlık ve soğuk.’
‘Ben olmadığı için bütün dünyaya imreniyorum.’
‘Kendi güçsüzlüğünün çekimine kapılmış, bundan dolayı günlük hayatının sıradanlığından kurtulmayan insanlar vardır, benim gibi. Olmayan yılandan büyülenen kuşlardır onlar.’
‘Anlamak için kendimi yok ettim. Anlamak, sevmeyi unutmaktır. Leonardo da Vinci, insan bir şeye ancak anladıktan sonra nefret ya da saygı duyabilir demiş.Bundan daha yanlış, aynı zamanda daha manalı bir söz bilmiyorum.
‘Yalnızlığım beni kendine göre biçimlendirdi, kendine benzetti.’

Modernite Yorumu: ‘Yapaylık doğal hale gelmedi; doğallık değişti.  Günümüze özgü araçları iğrenç, yararsız buluyorum, bilimin ortaya koyduğu, hayatımızı kolaylaştıran ürünleri -telefon, telgraf gibi – ya da kaprislere hitap eden yan ürünleri -gramofon gibi- , bunlardan keyif alan insanlar için hayatı daha eğlenceli kılan bütün bu şeyleri iğrenç, yararsız buluyorum.”

‘Hastalıklı olan, gerekli olanla arzulanır olanı aynı şiddette arzu etmek kusursuzluk özlemi yüzünden ekmeksiz kalmış gibi acı çekmektir.Romantizmin hastalığı budur işte : sanki sahip olmanın bir yolu varmış gibi ay’a göz dikmek.’
‘-Ve kumlar her şeyi örtecek – yaşamımı, yazılarımı, sonsuzluğumu.’
‘Ölürcesine okuyorum’
‘Bir gün gelir herkes asker kaçağı olduğu halde, kendini general olarak hayal eder.’
‘Ne mutlu yaşamlarını kimseye emanet etmeyenlere.’
‘Haykırdığımı duyan olsa, haykıracağım.’
‘Hepimizde kendini beğenmişlik var ve bu, başkalarının da var olduğunu, onların da bizimkine benzer bir ruha sahip olduğunu unutturuyor bize. Benim kendimi beğenmişliğim ise şu üç beş sayfadan , bazı pasajlardan, bazı sorulardan ibaret.’
‘…ve mutluluk oyunu oyanayan yoksul çozuklar gibi, ekmek kırıntılarına pasta diyerek yaşarız.’
‘Biz aslında insanları sevmeyiz. Sevdiğimiz, bir insan hakkında oluşturduğumuz fikirdir. Kısacası kendi uydurduğumuz bir kavramı ve sonuç olarak da kendimizi sevmekteyizdir.
İki insan ‘seni seviyorum’ der ya da bunu düşünür,…, her iksi de farklı bir düşünceyi, farklı bir hayatı , hatta belki farlı bir rengi ya da kokuyu dile getirmek derdindedir.
‘Sevmeyiz, sadece öyleymiş gibi yaparız.’
‘insan gibi insan olsak dünya ne hale gelirdi acaba? İnsanoğlu gerçekten hissedebilse uygarlık diye bir şey olmazdı.’
‘Gerçekten tanısa, kimse kendini sevmezdi.’
‘Sevmek, yalnızlıktan yorulmaktan olur, yani bir alçaklıktır, insanın kendi kendine ihanetidir.’
‘Bütün bunların hepsi olduğuna yürekten inansam, seni sevmek hayali üzerine bir din kurardım.’

DEVRİM ve DİRENİŞ ÜZERİNE:

‘Ne devlete boyun eğerim ne insanlara, tek yaptığım kığırdamaksızın direnmektir.Devletin, ancak edimlerimden dolayı benimle derdi olabilir. herhangi bir edimde bulunmadığım sürece, benden hiçbir şey elde edemez.’

‘Birilerinin kalkıp harekete geçerek herhangi bir şeyi değiştirebileceğini hayal etmesi aklımı incitir. Ne türden olursa olsun şiddeti daima, insaoğlunun özündeki aptallığın hoyrat bir yansıması görmüşümdür.Hem zaten bütün devrimciler aptaldır, daha az rahatsızlık verdikleri için onlar kadar olmasa da reformcular da öyle.’

‘Gerek devrimciler, gerek reformcular aynı konuda yanılıyor. Her şeyi içeren hayata karşı tutumunu ya da hemen her şey demek olan kendi varlığını zaptetmekten aciz olan insanlar, başkalarını ve dış dünyayı değiştirerek kendilerine bir çıkış noktası yaratmaya çalışırlar. Bütün devrimciler, bütün reformcular birer kaçaktır. Kendi kendiyle savaşamayan insan başkalarıyla savaşır.’
‘Hiçbir imparatorluk bir çocuğun bebeğinin kırılmasına değmez. Hiçbir ideal küçük bir oyuncak trenin feda edilmesine layık değildir.’ Faydalı bir imparatorluk, verimli bir ideal gören olmuş mu bugüne kadar?
‘şu anda dünya aptallara, huzursuzlara, yüreksizlere ait.’

KIR VE KENT ÜZERİNE:

‘Keşke kırda olsam, şehirde olmayı sevebilirdim o zaman.’
‘bence bir adamla bir ağaç arasında temel bir fark yoktur.’ (s.218)
‘daha güzel bir ağaçla kıyaslandığında, ağacı hep insana üstün görmüşümdür.’ (s.220)
‘…Hayatın doğrudan algılanabilen gerçekliği kesinlikle gerçek dışıdır. Tarlalar, şehirler, düşünceler kendi kendimizi hissedişimizden,, bu karmaşık duyumdan doğan tamamen kurgusal şeylerdir.’
‘Kırda sabah var olur; şehirlerde ise vaat eder. Biri yaşatır, öteki düşündürür.’
‘insanın canı hoşlanmasa bile kırlara gitmek istiyor.’
‘Kır bizim olmadığımız yerdir.’
‘şimdi, yüce, engin ışığın altında şehri bir ev tarlasına benziyor – doğal, geniş ve planlanmamış bir şey.’ (s.471)
‘bazen şehir de kırlara özgü huzuru tadabilir.’
‘hepsi bu…Biraz güneş, biraz meltem, uzakları süsleyen üç beş ağaç, mutlu olma arzusu, geçip giden günlerin melankolisi, hep belirsiz klan bilim ve bir türlü yakalayamadığımız gerçeklik…hepsi bu.’ (s.551)
‘okumamak için kitaplar alsak; konserlere gitsek, ama ne müzik dinlesek, ne de kimlerin geldiğine baksak; yürümekten yorulduk deyip uzun gezintilere çıksak ve gidip kırlarda kalsak, sadece ve sadece kırlar bizi uyuşturduğu için.’
“Köyü küçücük olduğu için insan oradan evrenin, şehirde görülenden daha büyük bir parçasının görebilirmiş; işte bu yüzden köy kentten daha büyükmüş:
-Çünkü gördüğüm şeylerin boyundayım ben, kendi boyumda değil.”

bu da kitabın müziği: Estranha Forma de Vida, Portekizce’de “Hayatın Garip Hali” demek, içerik tam oturmasa da başlık Pessoa’nın huzursuzluğuna gelsin:

Kelimeler

“kelimeler, albayım bazı anlamlara gelmiyor.”  

 Oğuz Atay – Tehlikeli Oyunlar

“bazı şeyler sözcüklerle açıklanamaz.”  / Jose Saramago – Kopyalanmış Adam

Saramago’yu anlatmaya neden Oğuz Atay’la başladım? Belki de yazının olmasa da yazarların (bu örnekte Atay ve Saramago) yapıtaşları olan kelimelere olan hassasiyetlerinden. Belki de birbirilerinden büyük olasılık habersiz bu iki adamın, iki farklı coğrafya da, iki farklı dilde, iki farklı zaman diliminde belki de aynı anlama gelen farklı şeyleri yazmalarının etkisi. Cevabı yok.

Eğer Atay’la başlamasaydım, ben de Saramago’nun “Kopyalanmış Adam” ındaki gibi başlardım:

“Kaos, çözülmesi gereken bir düzendir.”

Pilar’ a olan aşkı, kitaplarına eşsiz atıflar yaptırmıs yazara ama yine de atıftan sonraki bu ilk cümlenin gücü için bile okurdum kitabı, okudum da, ama içerisinde çok daha fazlası cıktı. Yazarın belki de en iyi kitabı değil “Kopyalanmış Adam”. Ama yine de Saramago’nun hayata dair basit görünenlerin karmaşasını, karmaşanın da basitliğini ustalıkla (sevmiyorum şu tabiri ya neyse) anlatıyor. Kendine has anlatım tarzı klişesine de pek girmeden basitçe, kendinizden bir tane daha olduğunu düşünün ve bunun üzerine nasıl bir roman yazılabileceğini…

“insanlar birbirlerini tekrarlarlar, birey kendini tekrarlar.” s.26

Olay o kadar basit ki, aynınızdan bir tane daha olduğunu öğreniyorsunuz mesela. Ama yazarımızın bahsettiği ikizlik değil Baya baya birbirinden habersiz iki kopyadan (ya da “eş”ten 😉 bahsediyor. Kahramanlarımızdan Alfonso Maximo bu durumu keşfettiği andan itibaran aynaya baktığında gördüğü yansımanın kendisi olup olmadığını bilemiyor. Bir varoluş ve nedensellik sorgusu alttan alta sezilirken, Saramago belki de sadece tıpkı körlükte yaptığı gibi neyin gerçek neyin görünür, neyin sahte neyin görünmez olduğunu anlatıyor. Kopya ya da tekrar olan kimdir, gercek olan hangi varlıktır, hata olan hangi?

“bir insanın kendisinin bir hata olduğunu bilmesinin anlamı ve sonucu nedir?” s.27 “ben seni arıyorum, sen beni arıyorsun”149

Bu arada 150-250 sayfaları arasında “Saramago sen ne yaptın oyle?” diyebilirsiniz, sonra sonlara doğru biraz şaşırıp tam kitaba bağlanmış hissederken “bu muydu yani?” de diyebilirsiniz. Yine de ne girişin, ne gelişmenin ne de sonucun etkisi satır araları ve alt mesajlar kadar önemli değil kitapta. O sebeple hikayede bir şeyler aramayın, bırakın o sizi buluyor.

Kitap boyunca kelimelere dair yaptığı sorgular beni en çok etkileyen şey mesela:

“olur da bir gün kendi kendimize sorarsak, anlamları ve tanımları konusunda şüpheye düşmeyeceğimiz sözcüklerin sayısı pek azdır.” s.83

“…bundan sonra olanları nasıl açıklayabiliriz, başka bir yerde kullandığımız sözcükleri, bir kişi zamirini, bir zarfı, bir fiili, bir sıfatı ne kadar bir araya getirsek de ne kadar istesek ve çaba göstersek de, kendimizi hep safça betimlemeyi umduğumuz hislerin, sanki hisler uzakta dağların, yakındaysa ağaçların göründüğü bir manzara resmiymiş gibi dışında buluruz.” s.96 (gerçekten olağanın bir kaç basamak üstü…)*

“dünyadaki bütün sözcükler birleşseler bile birbirimizle anlaşmak için kulllandığımız sözcüklerin çoğunu bulamayız.”Ne gibi?” mesela su anda içimde hissettiğim duygu karmaşasını ifade edecek bir sözcük bulamıyorum”s.119

“sözcükler şeytanın ta kendisidir, bizler sadece kendi uygun gördüğümüz sözcüklerin ağzımızdan çıkmasına izin verdiğimizi sanalım, nerede çıktığını anlayamadığımız davetsiz bir sözcük ansızın dışarı fırlayıverir.” s.199

“Affetmek alt tarafı bir sözcük dedi Helena, Sözcüklerden başka neyimiz var ki.” s.302

Kitap benim için üç anlamda çok çok önemli (yazım tarzımda hala İ.Tekeli etkileri görüldüğü doğrudur:). İlki yeterlilik sınavım sonrası can arkadaşlarımdan birinin hediyesi olması, ikincisi Atina’ya bu kitapla yaptıgım kısa gezi sırasında bana Viktoria Meydanı’na bakan o eşsiz balkonda eşlik etmesi, sonuncusu da bu eşlik sırasında belki de bana çok daha fazlasını sağlaması, onu daha görmedim…Hem kim bilir belki de gerçekten dünyayı fetheden bir duygu o balkonda denk geldiği bir gün doğumu sonrasında sessizce hayatın akışına kapılıp gitmeyi öğrenecektir. Gerçi “insanlar hep olayları zamana bırakmak lazım derler, ama asıl mesele, yeterli zamanımızın olup olmadığıdr.” s.281

not: bir de belki de olmayan bir dile olmayan bir kelime kazandırmamı sağladı kitap, onun için de ayrıca teşekkür ederim (bkz: lanjara)

Desktop19

(şanlıyım ki kitabın çoğu bu manzaralar karşısında bitti) Βικτώρια – Porto Xeli Haziran 2015

“Gece hala şehirdeki binaların çatılarının tepesinde asılıydı, sokak lambaları halen yanıyordu, fakat sabahın ilk ışıkları atmosferin üst kısımlarını belli belirsiz şeffaflaştırmaya başlamıştı. Böylece Tertuliano dünyanın bugün sona ermeyeceğini anladı.” s.29

“Basit olan kararsızlıktır, belirsizliktir, çözümsüzlüktür.”

“ne kadar hatırlatılsa azdır. en önemli icatlar, ne yaptıklarının farkında olmayan kişiler tarafından gerçekleştirilmiştir.” s.37

“çoğu kişinin yatmadan önce ettiği dua ebedi babamız veya ezeli Meryem ana duaları değil şu duadır: bizi tüm kötülüklerden koru, tanrım, en çok da uysalların öfkesinden.” s.43

Processed with VSCOcam with t1 preset
…fakat düzen, hani köpek için de denir ya insanın en iyi dostudur, dost olmasına dosttur, ama tıpkı bir köğek gibi arada bir ısırır. Her şeyin bir yeri vardır ve her şey yerli yerinde durmalıdır anlayışı tüm varlıklı ailelerin altın kuralı olmuş, yapılması gereken şeylerin düzenli olarak halledilmesinin ise kaosun hayaletlerine karşı en sağlam sigorta olduğu defalarca kanıtlanmıştır.” s. 54

“Bazı şeyler sözcüklerle açıklanamaz.” s. 58

“herhalde okumak da biryerlerde bulunmanın yollarındandır.” s.78

“tekrarladığımız için bizi affedin, ama acı duyan bir insanın neresinin acıdığını sürekli tekrar etmesi olağandır.” s.95

“sayılar insanın önüne karışık, karmaşık halde çıkarlarsa bilmeyenlere kaotik görünebilirler, oysa aralarında gizli bir düzen vardır.” s.97
“üzerlerine huzursuz değil, tatlı bir sessizlik çökmüştü, insanın yuvasında yaşayabileceği mutlulukların en büyüğüydü bu.”

“sopanın kalkması ile inmesi arasındaki o kısacık sürede sırtın dinlenme fırsatı bulduğu söylenir ve söylenmiştir, oysa dinlenme fırsatının sırta değil sopaya ait olduğunu söyleyebiliriz.” s.101

“insanın her şeye aynı anda sahip olamayacağı söylenir, bu doğrudur da, insan hayatlarının tartısı sürekli kazanılanlar ve kaybedilenler arasında inip kalkar, esas sorun ise kaybedilmesi ve kazanılması gereken şeylerin göreceli değerleri konusundafikir birliğine varmanın imkansızlığında yatar, ki bu imkansızlık da insanlara özgüdür.dünya işte bu yüzden bu haldedir.” s.102

“şehirler nasıldır bilirsiniz, çıkmak bile zordur, caddeler bitince fabrikalar başlar, fabrikalar bitince gecekondular başlar, çoktan şehrin bir parçası olmalarına rağmen bunun farkında olmayan köyleri saymıyorum bile.” s.185

Processed with VSCOcam with t1 preset
“acele etmeyelim, sessiz kaldığımızda da söyleyecek çok şeyimiz vardır.”

“beynine ağrılar girene kadar düşünmesine rağmen bir türlü anlayamadığı asıl şeyse, iletişim teknolojilerinin resmen katlanarak gelişmesine, ilerlemeden ilerlemeye koşmasına rağmen, diğer bir iletişimin, yani gerçek, seninle benim aramdaki, sizinle bizim aramızdaki gibi bir iletişimin böylesine karmaşık bir çıkmaz sokaklar ve sahte caddeler ağına mahkum olması olayları ifade etme konusunda da, gizleme konusunda da böylesine sinsi olmasıydı.” s.193″kaderin tüm sebepleri insanlar tarafından yaratılmıştır.” s.236

“genel kanının aksine karar vermek dünyadaki en kolay kararlardan biridir, bunun ne kadar doğru olduğu gün içinde alıp durduğumuz kararlardan bellidir.ancak meselenin can alıcı kısmı da işte buradadır, çünkü bu kararlar daima sonradan ufak tefek sorunlarla bize dönerler veya biraz yontulmaları gerekir, bu sğrunların ilki kararlarımızın arkasında durabilmemiz, ikincisi onları sonuna kadar savunabilmemizdir.” s.259

“insan ruhu, içinden aniden bir palyaçonun fırlayacağı ve bize nanik yapıp dil çıkaracağı kapalı bir kutu gibidir.” p.281

“kadını hafifçe kendine doğru çekti ve öylece kaldılar, neredeyse sarılacaklardı, neredeyse birlikteydiler, zamanın kıyısında…” s.302

tabi ki portekizce olsun kitaba veda şarkım da:

Bir ay sonra gelen ek: 2013 yapımı, aynı kitaptan uyarlanan Enemy (Düşman) filmini izledim, çok “sürprizbozan” olmasın ama kitaptan algıladığımla filmin içeriği oldukça farklıydı, kendi başına her ne kadar çok başarılı bir ürün olmuşsa da ben yine de kitabın son sayfasını, filmin tümüne yeğlerim, ama kesinlikle izlenmeli 🙂

Ah’lar Ağacı

‘Ben sizin ruhunuza çiçek aşısı yapayım da / Çiçekler açsın ruhunuz’

Böyle kadınlar omuz veriyor sana ta uzaktan, hatta olmayan yerlerden, sadece bir kaç kelimeyi dünya üzerindeki tüm insanlardan daha güzel yan yana getirebildikleri için. Sadece  korkunç bir şekilde yalnız olan tüm insanlardan daha iyi farkında oldukları için yalnızlıkların…Böyle kadınlar erken ölüyor, geç keşfediliyor, dertlerinden yok oluyor ve sonra gün be gün eriyene umut olmaktan öte hisdaş oluyorlar. Ben delirdim örneğin, Tezer gibi delirdim, Madak gibi kayboldum. Ama ne yazıktır ki onların yazma, ifade etme yeteneği de yok bende, sabır taşım iyice ufalanmadan önce onlarca işe el atmama rağmen bu kayba yol gösterecek her hangi bir şey bulamaz hallerdeyim. Bu sebeple ben de Madak gibi diyorum:“İçim sıkılmasa o kadar / Tek bir satır bile okumazdım”. Madak işte ‘ters Pinokyo’ olmak isteyen kadın…

1962850_10152930175902696_7384884601589590814_n‘Karnabahar kızartmıyordu asla / Başroldeki kadınlar /Güçlü bir el silkeledi beni sonra/ Sanırım tanrının eliydi/ Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan / Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi / Çok şey görmüşüm gibi/ Ve çok şey geçmiş gibi başımdan /Ah…dedim sonra / Ah!’

‘Bir zamanlar kendimi / Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım / Kaç metredir benim yokluğum? / Benden daha çok var sanmıştım / Benim yokluğumda dünyaya/ Bir elbise çıkar sanmıştım.’

‘İnsan unutandır / Ve insan unutulmaya mahkum olandır.’

‘Ahlat ahların ağacıydı /Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse/ Öyleydi işte…’

‘Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum/ Ve kaybolmak o dalgınlığınızda’
Ekran Resmi 2015-03-09 21.10.49.png‘Bir zamanlar meydan okumak isterdim/ Kaç meydanını okudum da bu hayatın / Yalnızca iki harf öğrendim / A – H’

‘İnsan kaybolmayı ister mi? / Ben istedim bayım / Uzaklara gittim / Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin/ Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım.’

‘Sana bu son mektubu artık senden mektup beklemediğimi söylemek için yazıyorum Polyanna’

‘Bazı yaralar yararlıdır buna inan…/Bazı yaralardan sızan kanla/ Tüm geleceğin yıkanır/ Bazı yaralar…’

‘Ters Pinokyo olmak istiyorum Gepetto Usta/ Kötülüklere boğulup/ İnsanlıktan çıkmak istiyorum artık’

 

 

TEN ve TAŞ: Sesin ve Gözün Güçleri

Richard Sennett, şehrin tarihini insanların bedensel deneyimleri yoluyla anlatıyor. Kent tarihi okumasını Lewis Mumford’ın “City in History” kitabından daha yalın bir halde ele alıyor. Kitabın çevirisi o kadar akıcı ve güzeldi ki…(Metis Yayınlarından basılmış ve çevirisi Tuncay birkan tarafından yapılmış) Kitap, şehircilik için oldukça önemli kavramlar olan antik yunan agorası, roma kenti, sanayi devrimi gibi tüm temel konuları inanılmaz bir süreklilik içinde olaylar arasında bağları ortaya koyarak yorumluyor.

Bu sebeple birazdan belki de bugüne kadar yaptığım en detaylı kitap değerlendirmesine başlayacağım. Bölüm bölüm yazacağım gerçi. Sıkılmak, sonuna kadar kopamamak ya da bir daha geri dönmek üzere bırakmak size kalmış. Ama şunu söylemem lazım her şehircinin okuması gereken bi kitap.

Processed with VSCOcam with hb2 preset

“Bir şehir farklı tür insanlardan oluşur /Benzer insanlar bir şehir meydana getirmezler”

Aristo’nun Politika’sından alıntıyla başlıyor Sennett kitabına. Kent tarihini, antik Yunan Atina’sından, modern dünyanın New York’una kadar insanların ne yiyip ne içtiği, kentte nasıl dolaştığı, nasıl giyindiği gibi bedeni ilgilendiren konuları ve bu konuların kent mekanunda nasıl vuku bulduğunu anlatıyor.

Yazarı bu kitabı yazmaya iten en önemli neden ise modern kent ve mimaride gözlemlediği duygusal yoksunluk. Bu yoksunluğun sorumluluğunu sadece modern mimar ve şehircilerin omuzlarına yüklemeyen Sennett, bu laneti çağıran tarihsel birikimi tartışıyor.

Pasif Beden: “Seyretmek pasifleştirir.”

Kitle iletişim araçları modern insanı hızla akan imgeler ve nesnelerden ayrı düşünülemez. Bu da neredeyse hareketsiz durarak hızla akan dünyayı deneyimleyen bireyi pasifleştirir. Salt hareket sorunsalının da öte, bu durum gerçek dünya ile izlenen dünya arasındaki uçurumu arttırır :“…Yeni coğrafyaları mümkün kılan hız deneyimidir… sürücü mekanın içinden geçip gitmek ister onun tarafından uyarılmak değil.”

Modern çağda kentsel coğrafyanın hız ile tanımlanması değerlendirmesi sadece bir teknolojik gelişmenin etki olanı alt etmesi olarak değil, bu yeni deneyimin (hızın) kent mekanlarına da eş zamanlı dönüştürmesidir. Bu otoyol mühendisi nasıl sürücünün çevresi tarafında dikakatinin dağıtılmamamsı için elinden geleni ypaıyorsa, plancı da aynı fikri kentlerin sokaka ve caddelerine uyarlıyor, nötr kent mekanı yaratıyor: “günümüzde düzen temassızlık demek”

“Günümüzde kalabalık dağılmıştır. Kalabalık bir cemaat ya da siyasi bir güç oluşturma gibi daha karmaşık amaçlarla değil de tüketim amacıyla AVM’lerde toplanmaktadır. Modern kalabalıkta diğer insanın fiziksel mevcudiyeti tehdit edici bir şey olarak hissedilir” (s.15)

Kitap antik Atina şehrinde çıplaklığın ne anlama geldiğini araştırarak başlıyor ve İmparator Hadrianus’un Pantheon’u tamamladığı zamanların Roma’sındaki kentlilerin geometri inancına geçiyor. Diğer bölümde ise ortaçağın son rönesansın ilk dönemlerinde hıristiyan inançlarının kente nasıl biçim verdiği anlatılıyor (İsa’nın fiziksel acısı, yahudi gettosunun oluşumu). Son bölümde ise modern bilimsel beden anlayışının eski dönemin tıbbi bilgilerinden kopmasıyla kent mekanına olanlar tartışılıyor (Harvey, De Motu Cordis, 17.yy)

*John of Salisbury, 12 yy’da yaşamış bir filozof imiş ve sanırım kent formu ile beden arasındaki analojilerden bahseden ilk insandı. Bizim şehircilik stüdyolarda sık sık kullandığımız, şehrin kalbi, omurgası, ciğeri gibi benzetmelerin ilk kaynağı olan Salisbury için şehrin başı katedral ya da saray, çarşısı midesi, evleri de el ve ayaklarıydı.

1.KISIM: SESİN ve GÖZÜN GÜÇLERİ / Atina m.ö. 5. yy

– Çıplaklık –

Processed with VSCOcam with f2 preset

M.Ö. 5. Yüzyılda Spartalılarla olan 27 yıllık Peloponnesos savaşında mağlup olan Atinalıllar, Spartalıların militer hayatını yeriyor ve kendi açık toplumlarını övüyorladı. Bu açık toplum, halk iktidarının savunluduğu ve dünyaya açık bir şehrin varlığyla destekleniyordu. Ancak dönemin Atinasında açık olan sadece şehir değildi.

Şehirlerinde duydukları bu gurur Atinalıların bedenlerine de yansıyordu, çıplaklık güç temsiliydi. Yunanlı açık bir şekilde teşhir ettiği bedeni ile şehri arasında bir fark görmüyordu: “Çıplaklık, şehirde kendilerini bütünüyle evlerinde hisseden bir halkın işareti olarak görülebilir.”

Dönemin insan vücudu anlayışı farklı sıcaklıklara sahip vüzutlar için farklı mekanların üretimini de beraberinde getiriyordu. Sümerliler ve Mısırlılara dayanan , kadınların soğuk erkeklerise sıcak bedene sahip oldukları inancı, antik Yunanda kadınların kamusal mekana değil, kapalı, karanlık mekanlara mecbur olmalarına neden oluyordu.

Dönemin Atinalıları sürekli çalışam durumundaydı ve tarım dünyası bu anlamda oldukça önemliydi. Kentsel ve kırsal kavramları dönemin dilinde gözlemlendiğinde oldukça buruk bir durum söz konusudur: asteios(kentsel)= zeki, esprili, agroikos (kırsal)=kaba saba

Bölümde ilgi çekici diğer bir bilgi ise gimnazyum sözcüğünün, yunanca da çırılçıplak anlamına gelen gumnoi’den gelmesidir. Buralarda eğitim görenler de vücutlarını sergilemekten geri durmamaktadır.Aslında bölümde Atina’nın kentsel yapısına (sokaklar, semtler, kamusal yapılar vb) ve kamusal alanlarına dair (agora, stoa, tholos, bluterion, tiyatro vb.) güzel açıklamalar var. En önemlisi sanırım Agora.

Açık toplum yapısı ve halk iktidarından bu kadar gururla söz eden ve kamusal mekanın günümüzde hala atası bildiği agoralarda toplanan halkın yapısına bakıldığında pek de oyle “halk” ın sesinin duyulabileceği bir mekan gibi gelmiyor. Sürekli çalışmak durumunda olan halk ve agoradan ortalama 25 kilometre uzakta oturan “yurttaşlar” göz önüne alındığında bu mekandaki tartışmalara katılanlar toplam nüfusun oldukça kısıtlı bir bölümüydü. O dönemde Atina’da yaşayan 150.000 – 250.000 kişilik nüfusun ancak 20.000-30.000’ı yurttaş durumundaydı. Agorada dönen siyasi tartışmalar bir yana bu mekanda eş zamanlı olarak dini danslar, bankacılık, yemek, pazarlık, dedikodu ve dini ibadetler de yapılıyordu. Sennett, stoacıların savunduğu dünya işlerinden el etek çekme fikrinin bu cicili bicili agora ortamında doğmasını tuhaf buluyor: Açık mekan, kişiyi hukuki davalara rastlantısal olarak katılmaya davet ediyordu” (sayfa.46) 

Mahkemelerin 1500 kişi alabildiği ve her yıl güçlü kişilerin tiranlara dönüşmemesi için oylama yapıldığı bir mekandan bahsediyoruz tabi, düşünün 6000 kişi bir agorada, bir konu için karar veriyor. Bu durum aklıma bugün temsili demokrasi ve katılımcı demokrasi tartışmalarını getiriyor ister istemez. Aslında katılımcı demokrasi uydurulmus bir kavramdır. Demokrasinin özü zaten halkın iradesiyle kendini yönetmesidir. Ancak biz bugün ulus devletlerin çoğu zaman  milyonları geçen sınırlarında ve kimi zaman da tek ve güçlü bir merkezi yönetimle aynı yönetim biçimine, demokrasiye sahip olduğumuzu iddia ediyoruz. Bu yönetim biçimi tabi ki temsili demokrasi ama aksi için de ölçeğimiz bir türlü uygun olamıyor. Ulus devletlerin demokratik yönetim iddialarına girmeden sadece belki mahalle forumları umuttur bu durua diyerek geçiyorum.

– Karanlığın Örtüsü –

 Peki “soğuk bedenler” Atina’da nasıl hareket ediyordu? M.Ö. 5. Yüzyıl Atinasından dahi erkeğin daha üstün görüldüğü gerçeğiyle Sennett, bu bölümde kadınların evlerinde veya saklı yerlerde kendilerine farklı bir zaman dilimi ve mekan formunda da olsa nasıl bir kamusallık yarattıklarını anlatıyor.

“Eski tarım toplumunda kadının yerini yücelten ritüeller zaman içinde şehirdeki kadınların üzerinden bedensel lekeyi kaldıracak şekilde değişmişti. Kırsal mitten kentsel ritüele geçiş geçmişin anılarını ihlal etmediği gibi kadınlar da ritüelleri erkeklere isyan etmek için kullanmıyorlardı.” (s. 60)

Bir bereket ayini olarak başlayan Thesmophoria erkeklerin katıldığı meclis toplantı mekanlarının hemn yakınında yapılıyordu ve böylece kadınlar kendi yurttaşlık mekanlarını yaratıyorlardı. Adonia ise yine kırsal bir ayini kent deneyimine dönüştüren ve evlerin çatılarında karanlığın örtüsü altında yapılan bir ritüeldi.

Yunanlılar logos ve myhtos arasında bir ayrım yaptılar, ki bu batının akıl ve ritüel arasındaki zıtlaşmaları kabulu de bu döneme dayandırılır. Logos bir araya getirmek derdindeyken mythos sorumluluk kabul etmez.

Beden hareketinin, sesin taşı şekillendirerek yeniden ve yeniden yorumlandığı Atina kentinde, kadınların hor görülen bir cins olarak ritüellerle birlikte nasıl varolma savaşında olduklarını kısaca aktarmaya çalıştım. Bu ritüeller acıları katlanabilir hale getiriyor ve “toplumsal bir form” oluşturuyordu. Kısacası antik Yunan’da Atina’da, sıcak ve soğuğun, açık ve kapalının, mantık ve ritüelin tüm karşıtlıkları mevcuttu.

Demokrasi karşılıklı güvensizlik siyasetiyle uğraşır.” (s.70)