Ölüm Yokmuş

‘İnsan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceğiz’

‘Akıllı görünmeye çalışmaktan yoruldum’ diyen Saramago, ölümün olmadığı bir ülkeye davet ediyor okuyucuyu.  İnsan var olduğundan beri en büyük hayallerinden, arayışlarından birini, ölümsüzlüğü işine aran veren Ölüm’ün hareketlerinin sonucu olarak “hediye ediyor”. Sonrası ölmeyen bir nüfus, bozulan yaşamsal ve yönetimsel dengeler, varlığı sorgulanan dini kurum, sigorta şirketlerinin çırpınışı,hatta en sonunda yine dolup dolaşıp hükümetin daha fazla huzur evi benzeri yerlerin inşaatına varması anlatılıyor… Bu inşaat hikayesi modern hayatla ne kadar ilintili gerçekten, her soruna yeni mekan…

Kitap ‘ertesi gün hiç kimse ölmedi.’ diye başlıyor. İnsanların ilk şaşkınlığı geçince bu durumu birlik, farklılık ve ulus olma fikriyle ilintilendirilip, balkonlarına bayrak asmaya başlıyorlar, bizler yaşamın dostuyuz diye. Aklıma yakın zamanda ülkenin içinden geçtiği süreç ve tarihi rekor kıran bayrak satışları geldi…Üç nokta daha… Tüm bu gündelik kapitalist hayatın karşılaştığı krizleri yine kendi araçlarıyla çözmesi Saramago’nun bu ekonomi politiğine dair olan biraz da iğneli bir dille sunması sunması kitabı oldukça ilgi çekici yapıyor evet.Diyor ki mesela ‘..her millet hakettiği hükümet tarafından yönetilir.’Yorumsuz… Ama benim en sevdiğim yerler başka.

Bunlardan ilki, yazarın ölümün bizzat varlığını  daha doğrusu gerçekliğini sorgulaması. Tüm canlılar için ölüm insanlar için geldiği anlamam mı geliyordu gerçekten?

‘Hayvanları öldüren ölümle yerdeki ottan otuz metre yüksekliğinde bir sequoiandendron giganteum ağacı da dahil olmak üzere bitkileri öldüren ölüm ya da öleceğini bilen bir adamla, bir gün öleceğinin farkında bile olmayan bir atı öldüren ölümler aynı mıydı acaba?’

‘Eskiden ölünebilen zamanlarda, bir kaç kez ölmekte olan insan görmüştüm ama onların ölümünün bir gün benim de elinen öleceğim ölüm olduğunu düşünmemiştim. Çünkü hepinizin ayr bir ölümü var.’

Bu bakış açısının üstüne laf söylenir mi? Ben en iyisi ikinci favori kısma geçeyim:

img_5152

Kitabın yarısından fazlası olan ve bir süre sonra açık söylemek gerekirse sıkıcı olmaya başlayan, ölüm olmazsa kurumlar ne olur anlatısı, Ölümün işin içine girmesiyle yeniden heyecanlanıyor. Ölüm artık somut bir varlık haline bürünmüş, tüm bu yol açtığı durumu yakınen takip etmektedir. Yazdığı bir mektupta der ki:

‘sözcükler çok hareketli varlıklardır, bir günleri bir günlerine uymaz, gölgeler gibi istikrarsızdırlar,bir bakarsınız vardırlar, bir bakarsınız yok olurlar, sabun köpüğü gibidirler, hatta salyangozların nefes alışı gibidirler, hemen hemen hiç duyulmazlar.’

Saramago’nun ölümle ilgili yorumu da ölümü kızdıracak cinsten:

‘ en nihayetinde, ölüm konusunda da tanrı hakkında da anlatılanlar hikayelerden ibarettir, bu anlattığımız da o hikayelerden biridir.’

img_5153

‘Tam da içeceğimi anda geri çekilen su ya da meyvesini koparacağımız anda bizden uzaklaşan ağaç dalı gibi, kendisini huzursuz eden bu gizli anlam’ gibi Ölümün kitapta kadın olarak, hem de güzel ve genç bir kadın olarak tasvirine şaşırdım. Genelde elinde bir tırpanla,sırtında pelerinle gezen karanlık bir adam olarak tasavvur ederdim bana sorsalar ölümü. Bu kitabın tavrı ise, aslında ikinci bir kere düşündüğümde daha dişi bir yakıştırmayı da yapabileceğimi farkettirdi bana rahatsız olmadım değil:)

Kitap bu bölümle sonlanıyor, yine yazarın deha kaleminden dökülen onlarca güçlü cümlelerle:

‘Ümitlerin kaderi, biri yok olduğunda diğerinin ortaya çıkmasıdır. İşte bu yüzden bunca hayal kırıklığına rağmen dünyadan silinip gitmemişlerdir.’

Sonu söylenmez tabi kitapların ama şu kadarını belirteyim, ölüm bile müziğe aşık olmuştur.

😉 o zaman  : kitabın müziği

 

Reklamlar