Bilinmeyen Adayı Bilmek

Araya Belçika, Brezilya, bir kaç Portekiz, sonra yine çok çok Türkiye, sonunda Ankara, bir çok küçük öykü kitabı, bir kaç kentsel okuma, bir de muhteşem ‘The Neighborhood (Gonçalo M. Tavares)’  kitabı girdi, yazmamışım.

Başlamadan yazayım, ben çizimli kitap hastasıyım sanırım; büyüklere çizimler…

Saramago’nun büyüklere küçük, küçüklere büyük dünya sunan Bilinmeyen Adanın Öyküsü beni oturttu bilgisayar başına tekrar. Canım öğrencim ve arkadaşımın çok tatlı hediyelerinden biriydi, sarı da kapaklıydı yine Kırmızı Kedi Yayınevi baskısı olması sebebiyle, açtım bir pazar sabahı, kapatmadan bitirdim, umut doldum.

‘Aklını yitirmiş bu’ dedirtebileceğimiz bir amacımız ya da hayalimiz olsa da kralı kapısına dayansak, sesimizi duyurana kadar o kapıda yatıp kalksak, sonra sırf bilinmeyen adayı bulmak sonucu için değil, amacı ve yolculuğu için adım adım ilerlesek, yolculuğa baksak, belki o zaman biz de deriz o deneyimsiz denizci gibi :

‘…mühim olan varış değil gidiştir mi demek istiyorsun yani , kim olduğunu bilmiyorsan kendin olabilmen mümkün değildir.’

Bir de kitap aldıkça alan, en çok istediği şey eline geçtikten 24 saat sonra daha iyisini gören bizim kuşağa ve arkamızdan gelen diğer kuşaklara söylenebilecek bir şeyler var kitapta:

‘Beğenmek, sahip olmanın en iyi şekli, sahip olmaksa beğenmenin en kötü şekli olsa gerek.’

Bilinmeyen Ada’yı arayacak olan teknenin adını Bilinmeyen Ada koyan adamın öyküsü şöyle bitiyor:
‘Öğlene doğru bilinmeyen ada (tekne) nihayet denize açılmış, kendini aramak amacıyla.’

Okuyun bu kitabı, hem kendinize hem de varsa ya da olacak olan çocuklara, çocuklarınıza… Tüm benlik keşfi yolculuğuna çıkacaklara iyi yolculuklar:

‘…ama ben bilinmeyen adayı bulmak istiyorum, o adaya ayak basmak istiyorum, o adaya ayak bastığımda kim olduğumu öğrenmek istiyorum. Bilmiyor musun ki , kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin….’

Processed with VSCO with f2 preset

‘…işte kader hep böyle davranır bizlere, hemen arkamızdadır, omzumuza dokunmak için elini çoktan ileri doğru uzatmıştır, bizlerse hala, geçti gitti, gösteri bitti, yine aynı hikaye, diye homurdanıp dururuz.’

‘Ben hep denizciliğin sadece iki ustadan öğrenilebileceğini düşünmüşümdür, birincisi deniz, ikinicisi de tekne. Peki ya gökyüzü? Gökyüzünü unuttun, Evet, tabii, bir de gökyüzü, Rüzgarlar bulutlar, Gökyüzü, evet, Gökyüzü.’
Processed with VSCO with hb2 preset

‘… rüya hünerli bir sihirbazdır, varlıkların boyutlarını ve birbirlerine olan uzaklıklarını değiştirir, yan yana uyuyan kişileri ayırır, birbirine uzaktaki kişileri kavuşturur.’

Canım Saramago,  kaleminden damlayan her kelimenin derinlikleriyle yüzeyini nasıl da kaynaştırıyorsun.

‘felsefe işlerini kralın alimine bırakalım, neticede onun işi bu, şimdi karnımızı doyurmaya bakalım.’

yolculuğun müziği ise burda 🙂

Reklamlar

Gri Kitap

‘Çünkü aşk eşitler arasında yaşanır’

Barış Bıçakçı – Bizim Büyük Çaresizliğimiz / 2004

Processed with Rookie

‘Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum. Hala öyle!’

Kitabın iç kapağına bir not düşmüşüm: “Bu kitap Ankara’dan başka şehirde yazılamazdı zaten.”Kitabı okurken mi yoksa sonra mı yazdığımı hatırlamıyorum. Ankara’nın sıkıntısını hissettim belki de, ya da Ankara insanı az biraz melankolik, az biraz duygusal kılar da daha içli yazmasını, hissetmesini sağlar belki de o anlardan biriydi. Ki bu ikinci bahsettiğim Ankara’nın bende uyandırdığı nadir olumlu hislerinden biridir.

Kitap yine hediye, yıllar once filmini izleyip bayıldıgımı hatırlayarak başladım. Ender ve Çetin sanki 100. Yıl’da yan dairemde bana komşuydular da yanlarına bir süre Nihal gelmişti, o kadar yakından hissettim romanda geçenleri.

Biraz geçmişe özlem, çocukluk anılarını bugüne getirme çabası, arkadaşlık, bıkkınlık, durağanlık ama hepsine karşı bir duvar gibi dikilen bir derinlik var kitapta. Taze fasülye, kavanoz ve margarin kapları anlatılan bir cümlenin ne kadar derin olabileceğini gösteriyor okuyana. Arzu karşısında ahlak, arkadaşlık karşısında kıskanma gibi gelgitlerin asla bir sonuca kavuşmadığı içerisinde bolca Ankara mekanları tasvirini barındıran su gibi akan bir kitap.

Büyük çaresizlik de, her ne kadar aşk ile ilgili gelse de kulağa aslında eskiye özlem, eskinin bir daha asla eskisi gibi olamayacağının bilinci:

‘Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.’

Hani bazı anlar, bazı manzaralar olur durup bakarsınız, sanki o saniyeler genişler içinize işler ve anlarsınız ne kadar mutlu olduğunuzu, hatta belki “şu an ölsem de sorun değil” dersiniz. Artık şanstan mı, bir daha o kadar güzel bir an yaşayamama korkusundan mı yoksa elindekiyle yetinme alçak gönüllüğünden mi bilinmez, ama bazen dersiniz işte. Tıpkı Ender’in de dediği gibi:

‘Sırtımızı verdiğimiz küçük tepeden, neden bilinmez, küçük bir taş yuvarlanıyordu ve ben aynı nedensizliği içimde duyuyor, ömrümün sonuna geldiğimi düşünüyordum. Çok mutluydum çünkü.

Ama yine de, yavaşlığı, griliği ve kitaba hakim umutsuzluğu bence Ankara’dan başka kentte yazılamaz, kitap Ankara’dan başka kente ait olamazdı:

‘Bağıran renklere boyanmış beş on katlı binaların arasından kıvrılıp giden yola bakarken, seni bile anlamadığımı, bu dünyadan bir şey anlamadığımı düşünmüştüm.’

Processed with Rookie

‘ Neden bir de rüya görürüz? Her şey olup bittikten sonra neden bir de rüya görürüz?’

‘Hayat tekrardan ibarettir çünkü. Hayatın gücü tekrarın gücüdür. Günlerin, ayların, mevsimlerin gücü. Tabii bir de şiirin. Şiirlerin tekrar eden dizelerinin gücü.’

‘Önce aşk vardır. Hatırlamak da, acı çekmek de, sevgilimize vereceğimiz çiçeğin fotosentezi de ondan sonra başlar.’

‘Ölümden sonra bir hayat var ve onu sanki eşyalar yaşıyor.’

‘Aramızda bütün dillerde geçen bir konuşma başladı.’

‘Serap’la duygularımızı eskitecek kadar uzun bir süre birlikte olduk. Onn bazı tavırları ilk ne zaman sinirlendirdi beni? Akşamları evine gidene kadar onunla birlikte olmak için bindiğim belediye otobüsleri tam olarak ne zaman bir işkenceye dönüştü? Bİlmiyorum.’

‘Basit şeyler isteyince, basit şeylerden zevk almaya başlayınca, anlıyorum ki aşık olmuşum’

‘Aşık olmak böyle bir şey miydi? Dinlediğin hikayelerin kahramanlarıyla özdeşleşmek miydi?’

‘Aşıklar böyledir işte, kısacık bir anı bütün ömürlerine yaymak isterler.’

‘En büyük ahlaksızlık bir aşkı yaşamamaktır.’

‘Ne çok kadın ve erkek yaşadığıyla yetiniyor. Karı koca olmakla yetiniyor. Oysa kafalarında bir aşk kavramı olsaydı yaşadıklarıyla yetinemez, kurlu düzenlerini yerle bir etmek pahasına aşkın peşinden giderlerdi. Kavramlar hayatı en üst imkanlarına genişletmenin aracıdır.’

‘Uzakta olan her şey biraz daha olağanüstüdür.’

‘ne olmuştu o günlere? yaşanan şeylere ne olur Çetin? Nerede durur?’

‘Her şey köhne ama anaçtı. Kıştı işte.’

 

—-

kitaptan uyarlanan Seyfi Teoman’ın yönettiği filmin fragmanı:

Kitapta geçen Şarkılar Listesi:

Tindersticks ‘Let’s Pretend’ : 

Bryan Ferry ‘Your Painted Smile’

Yaşam, Zaman ve Yol

 ‘Sen tüm kentten daha yalnızdın.’

Processed with VSCOcam with f2 preset

Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta Tezer Özlü, Kafka, Svevo,Pavese gibi, kendisi gibi olan yazarların kentlerinde, yaşadıkları ve öldükleri mekanlarda dolaşıyor. Yaşamın Ucuna yaptığı bu yolculuk, aslında ölüme yaptığı yolculuk oluyor. Yazarların adımlarının izini sürdüğü başka ülkelerin sokaklarında, hem edebiyatı, hem kendini hem yaşamı, hem de ölümü arıyor. Ve bu sefer, ucundan kıyısından değil, tam ortasından kişisel hislere kalemiyle yeni bir yara açıyor:

 ‘her gidenle gitmek istedim. her yolculuğa çıkmak. hiçbir yere gitmesem de sürekli yolculuklarda olduğumu algılamakta geç kalmadım. nama genç yaşlarda, henüz bana , yaşamı yaşanır kılan bu duyguya varmadan önce, gidememek, derin, derin bir acıydı.’

‘hiçbir şeyin değişmeyeceği umutsuzluğuna kapıldığım anlar kadar korkunç ve umutsuz anlar hatırlamıyorum.’

‘yaşamım boyunca uykuyu beklediğim kadar hiçbir şeyi beklemedim.’

Üzerine ne denir bilemedim ama, sonrası için hala kentlere dair en güzel “edebiyat yapan” kadın sıfatını elinden bırakmıyor:

‘Bir kentin sokaklarında yürüyebilmek…Kentlerin sokaklarında yürümek yaşamın en güzel armağanlarından biri.’

***

Tam ekran yakalama 14.11.2014 171110

‘Her caddenin kendine özgü bir görüntüsü vardır. Her tepe başlı başına bir kişiliktir.’ Pavese

‘Ve bana geceler yetmiyor. Günler yetmiyor. İnsan olmak yetmiyor. Sözcükler, diller yetmiyor.’

‘Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlıkla dolu.’

“Uykuda. Uykuyu ararken. Derin uykuların ötesinde bile zaman zaman düşünde sezinlemiyor mu insan birbaşınalığın çaresizliğini. Yollarda. Okurken. Pencereden caddelere bakarken. Giyinirken. Soyunurken. Herhangi bir kahvenin içinde oturan insanlara gelişigüzel bakarken. Hiçbir şey aramazken. Herhangi bir kahvede oturan insanları görmezken, başka olgular düşünürken… Yosun kokusunu yeniden duymaya çalışırken, arabalar dünyasında yaşadığını son anda algılarken, büyük bir bulvarın tüm kahvelerinde oturanlardan hiçbirini tanımazken, bir mağazadan gelişigüzel yiyecek seçerken, ya da bir satıcıdan herhangi bir malı isterken, aynı anda özlem ve yalnızlıkları düşünürken, gidenleri, gelenleri, bölünenleri, ölenleri, doğanları, büyüyenleri, yaşamak isteyenleri, yaşamak istemeyenleri özlerken, severken, sevilirken, sevişirken, hep yalnız değil miyiz.”

‘Her söylenen söz, bir biçimde insanın kendi kendini onaylaması.’

‘Karşıma çıkan her şey yetersiz. Soludugum her sey yetersiz. Dalgalar, odalar, mekanlar, sevgiler yetersiz.’

‘Her hangi bir yerde güneş duruyoe. Tanıdığımız tek güneş.’

‘yaşı olmayan bir insandı. Ölüm gibi.’

‘kimse her insanın yaşamının ortak yanları oldugnu düşünmüyor. Özlem.Acı.’

‘Tren raylarını severim. Bağımsızlığı, gidebilmeyi, kalmak zorunda olmamayı anımsatır. Tren rayları bir tür bağımsızlıktır benim için.’

‘Geceler ve kentler geçip gider.’

‘Her anı ölüdür.’

‘Şimdi sen de bir anısın.’

‘yaşam ve ölümü düşünmek yerine, daha ciddi, daha gerçekçi konularla uğraşan insanlar var.’

‘…yalnız evler görkemli. mağazalar görkemli. ama içlerinde soluk yok. soluk yok.’ s.28

‘duran her şey sıkıyor beni.’

‘insan, bir başka insanla ya da herhangi bir olguyla arasındaki ilişkiyi biçimlendiremezse, bu ilişki yok demektir.’

‘her şey geçiyor. Hiçbir şey geçmese de.’

‘biz kendimizi kendi köyümüz dışında her yer de rahat sayan huzursuz insanlarız.’ Pavese

“Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. Ve hepsine haykırmak istiyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnızca bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin medeni durum dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiç bir çaba harcamadan. Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. istediğiniz düzeye erişmek o denli kolay ki… Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiç bir değeri yok ki. bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla bağdaşan hiç yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum, hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi değer verdiğiniz için. İçgüdülerimi hiç bir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiç bir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlenizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı dendim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.”

‘bayrakları sevmem.’

***

‘Zaman Dışı Yaşam’ kitabını da buralara sıkıştırmalıyım. Bu kısacık Özlü yapıtı aslında yukarıdaki kitapta ve yazarın diğer kitaplarında da ara ara bahsedilen konuların sıçramalı anlatımla senaryo formunda yorumlanması aslında. O sebeple anlatınlar yeni değil, anlatım tekniği yeni. ana karakter (kadın) da ta kendisidir.

photo 3 (1)

‘Her ben bencildir, her kent kentsel olduğu gibi.’ (şehirciler buna karşı çıkabilir:)

‘ölüyorum.devriminizi bensiz yapın!’

Bir hafta sonra gelen ekleme: Evet şehircilerden bir kır çalışanı Tezer’in benzetmesine karşı çıktı hem de daha iyi bir öneri ile geldi:

CGY: Her ben bencildir, her kent kentcil olduğu gibi.’ diye değiştirdim son cümleyi, kent kentcil ve bencil çünkü (imza: bir kır çalışan)

DC: İlk olarak bu dertli yazıya sonuna kadar bakabildiğin için nası mutlu oldugumu belirteyim (; İkinci olarak, müthiş etkilendim yorumundan, edebiyatla şehircilik ancak bu kadar güzel birleştirilir ve yorumlanır, dedim ben ama şehirciler karşı çıkar diye aklını seveyim.sustum

CGY: o senin emeğin duygu, ben hepi topu iki harfi değiştirdim:D kentcillikten de çok muzdaribim, yani yazında ve yapımda (kamu politikası yapımda )

DC: şu halde ola ola urbanist olan “kentcil” kelimesinin ingilzcesi, bu muzdaripliğin köklerini açıklıyor (;

DC: yok o yine kentçi oldu, egoist çalışmadı. senden bekliyorum (;

CGY:Omnivor carnivor (etçil)dan hareketle urbivor:D

Akdeniz Esintisi

Processed with VSCOcam with a5 preset

Müziğin vücut, kelimelerin hareket bulduğu 3 perdelik, -ve evet sıradan bir tanımlama kullanacağım- bir görsel şölen Devlet Opera ve Balesi bale temsillerinden Akdeniz Esintisi.(bkz: https://secure.dobgm.gov.tr/opera2013/weser2013.aspx?EserKodu=1169&Bsz=1) .

1. Perde Piazzola’nın 5 tango eseri ve Hans van Manen’in klasik bale ve tango soyutlaması olan koreografisiyle başlıyor. 2. Perde ise Ravel’in ünlü Bolerosu ve Uğur Zeyrek koreografisiyle bizi mesdediyor. Tam beklentiler en üst sevideyken de enerjisi en yüksek olan 3. perde, flamenko dansından çıkarılan duruş ve adımlarla “Entre dos Aguas” notaları ve Robert North koreografisiyle bizi dünyaya geri döndürüyor.

Kısaca yorum yapmadan da geçemeyeceğim. Daha onceki bale kritiklerimde (ne haddime hala bilmiyorum da neyse) tüm bu Osmalı ya da ortaçağ temalarının sıkıcılığından bahsetmiş, her zaman da dansçıların disiplin ve yeteneklerine hayranlığımı belirtmiştim. Bu temsilde ise tema yok, konu anlatma, teatral sunum derdi yok, ağır kaftanlar, yeniçeri kostümleri, taşı pullu etekler yok. Neredeyse sadece bale var. Belki de bu sebepledir ki izlediğim temsiller arasında en az senkron sorununa ve en fazla özgüven yansımasına tanık olmuşumdur. Ne gerek Hülya Koçyiğit triplerine balede zaten, öyle estetik duruş ve öyle güçlü sahneleri varken dansçıların.

Uğur Zeyrek’e derin saygı ve teşekkürlerimle de belirtebilirim ki Bolero Temsili’ni gözümü kırpmaya utanarak, kıpırdamadan izledim ve 80 kere olsa 81. yine isterim. Sahne,ışık ve kostüm tasarımındaki sadelikle daha da one çıkan dans hareketleri, vücutların estetiği ve tabi ki de Bolero’nun tüm salonu sımsıkı saran tınısı… Büyü gibiydi, ben bir süredir bale takip etmeye çalışıyorum da, böyle bir şey görmemişim onu anladım. Harikaydı!

Ekran Resmi 2014-05-31 10.34.32.png

1. Perde: 5 Tango’S/Five Tango Sensations 

Ünlü arjantinli besteci Astor Piazzolla’nın “hayata müziksel bir veda” olarak 1989 yılında bestelediği 5 tango eseri 5Tango Sensations adıyla bilinir. Eserlerin adları Asleep (Uyku)—Loving (sevme)—Anxiety (Endişe)—Despertar (çaresizlik)—Fear (korku)

2. Perde BOLERO

Uğur Seyrek’in heykeltraş kimliği mi ne yansımış bu perdeye. Dansçıların vücutları kimi anlarda oldukça estetik duruşlarla değerlendirilmiş. Müzik de malumunuz Ravel bestesi. 1928 yılında prömiyerini yapan beste, Ravel’in dans hareketlerini yeniden yorumlama ve keşfetme isteği üzerine bir bale eseri olarak yazılmıştır. Prömiyerinden sonra bir kadının Ravel’e deli demesi üzerine ise bestecinin yaptığı yorum:”Eseri bir tek o anlamış.” olmuştur.

3. Perde ENTRE DOS AGUAS

“İki su arası” anlamına gelen eser İspanyol flamenko gitar virtüözü Paco de Lucia’nın eseridir.

Eylembilim

 “Paltonuzu giyerken, atkısı bile olmayan milyonları düşünüyordunuz. Bir kitap okurken-ya da yazarken- eğitim eşitliğine kavuşamamış yüzbinlerce küçük göz, öfke- ya da kırgınlıkla- sizi izliyordu…”

atay1k

Oğuz Atay’ın ölümüyle yarım kalan romanı Eylembilim, yazarın bilimin ve eylemin ayrışmasına veya ayrılmazlığına ilişkin sorgusunun ve kendisinin bir akademisyen olarak nerede durduğunun arayışının bir anlatısı olarak özetlenebilir…

Bir insan ozellikle de benim gibi bir insan ne zaman yazmaya başlar?” der ve başlar yazmaya.

Servet Gözbudak adlı bir matematik profesörüsünün bir öğrenci cinayeti sonrası tartışmaları ve üniversite işgali üzerinden, yazar üniversitelerde yönetici ve öğrenciler arasındaki uçurumları ve bir profesörün kendi “rahat” hayatın üzerinden öğretmek, yazmak, çizmek -bilim üretmek- veya toplumun evrimine yardımcı olmak -bunu da eylem üzerinden yapmak- arasında kalışını anlatıyor.

“Eylemle bilim birbirine karışmaya başlamıştı. Ben bir bilim adamıydım; özellikle kişisel eylemlerimle toplumsal eylemleri ayırt etmem gerekiyordu.”

“Bir eyleme doğru gidiliyordu ve en ön sırada oturan ‘bilim’, ‘eylem’ tarafından kuşatılmıştı.” 

Atay’ın “Tutunamayanlar” romanındaki anlatım tekniğini geliştirerek sunmayı hedeflediği söylenen Eylembilim’de, yazar eğitimci kişiliğini sadece bir bilim alanını yeni nesle aktarmak üzerinden değil, ayrıca ülkenin içinde bulunduğu problemleri tanımlayabilmek ve de değiştirebilmek adına, eyleme geçme gereği vurgusuyla tanımlıyor. Öğrencilere verdiği önem, kitabın anlatımı boyunca satır aralarından bize göz kırpıyor:

“Fakat önce öğrenciler konuştu. Çünkü, bu günlere gelinceye kadar çok beklemişlerdi. Kendilerine, törenlerde, biz konuştuktan sonra bile hiç söz verilmemişti. Çok beklemişlerdi. Onun için şimdi iyi konuşmuyorlardı.”

Anadolu’nun doğu batı arasında, gelip geçilen ve bu süreçte herkesin bir iz bıraktığı bir coğrafya oluşu,  erken cumhuriyetin de toplumsal yapısını da etkilemiş böylece de ne batılılaşmış ne de doğuya tutunmuş, yani ortada kalan aydınlarımız olagelmiş.  Ülke “aydınlarının” bu içinde bulunduğu ikircikli durumu ve belki kendisini de biraz eleştiriyor Atay:

“Evde Osmanlı, okulda Avrupalı. Sonra benim gibi samimiyetsiz insanlar yetişiyor.”

“Batılıların her iyiliği, bizim kötülüğümüz demekti.”

“Refik Bey, Tanzimattan beri ülkemizin mutlu azınlığının tanıdığı bir aydın ürünün temsilcisiydi. Yani aramızda kendisi olarak bulunmuyordu.”

 Tutunamayanlar’da “Haklı haklı sustu.” der yazar Eylembilim’de ise “İşte kürsüde soluk soluğa susuyordu.” demiş Bu detayın çok ötesinde örüntüler var iki kitap arasında, içerikle doğrudan olmasa da anlatım sistemine dair özgünlükler çarpıcı, yalnız  Eylembilim’de daha rahat okunan ve kavranan, ama yine de sıradan olmayan bir hale bürünüyor. Selim Işık ve turgut Özben’in soyadları seçimine ve Tutunamayanlar kitabındaki varlıklarına ilişkin paralellikler tartışılır ya, benim de aklıma Servet Gözbudak’ın soyadı düştü. Bizim durgun, aydın, rahat hayatı olan bu matematik profesörünün, artık öğrencilerin yanında olmaya karar vermesi ve bu ugurda sakınmadan, sonucunu bile bile eylemini biliminin önüne geçirmesi  acaba “gözünü budaktan sakınmadığı” çağrışımını mı yapmalı?… Belki de yapmamalı, kararsızım. İki kitap arasındaki diğer bir bağ da şu cümle:

“Toplumdaki yürümeyen budalalıkları, kendi kişisel dertleri olacak kadar duyanlar onlardır.” 

İnsanın aklına nasıl da Selim Işık geliyor. Onun yaşam hastalığına tutulması, insanları bu tür bir dünyada bir tuhaflık yokmuşçasına yaşamalarına anlam veremeyişini hatırlıyoruz. En acısı da yazarın bitiremeyişine dair kitabını, sanki bilirmiş gibi Gorki’ye aynı sebepten şunları demişti Tutunamayanlar’da:

“… Benim Üniversitelerim’de Nietzsche’yle Marx’ı uzlaştırmaya çalışan biri var. Ne garip değil mi? Bunu yapmaya fırsatı bulamadan da ölüp gidiyor. Ne yapabilirdi acaba yaşasaydı? Böyle yarım kalan işler bana hüzün veriyor

Atay’ın da yarım kalan bu işi, son sayfalarında okuyana hüzün veriyor…

Processed with VSCOcam with a6 preset

“Kelimeye cümleye sığan şeyler değil. garip bir duygu beni korkutuyor: yaşanmayan anlatılamayan, rüyada bile görülmeyen bu gariplik nedir? Delilik mi? Yani insan aklını böyle mi kaybeder?”

“Bu ülke, soruların yanlış sorulması yüzünden batıyor zaten.”

“Çünkü insan bir düşünmeğe başladı mı şeytan onu nerelere götürür, bunu tecrübelerimle çok iyi biliyorum.”

“Ama heyecan neredeydi, heyecan?”

“Bu toplum için yapabileceğimiz tek şey, onun çöküşünü hızlandırmaktır. Kapitalizmin sona ermesi için elimizden geleni yapmaktır.”

“Osmanlı İmparatorluğu’nun mehter marşı yüzünden gerilediğini ileri sürenlere katıldığım oluyordu.”

“Hangi toplum katından gelirse gelsinler, aydın yani düşünen, yani kafasında yeni bir dünya kurmaya çalışan kimse kendi sınıfını kendi belirler.”

“Tek yol devrimdi, hayır İslam’dı, hayır milliyetçilikti. Kopya formüllerinde büyük bir uyum içinde sıraların üstünü süsleyen öğrenciler ülkenin kurtuluşuna çıkan yollar bakımından derin anlaşmazlıklar içindeydiler.”

 

tutunamayanlar

“Haklı haklı sustu.*”

photo (30)

Atay’ın küçük burjuvaları sıkıcı, tekdüze, -mış gibi hayatlarını yaşıyorlar. İnsanlara nasıl yaşanacağı öğretilmiş, özendirilmiş; bireyin içinden gelen sorguları, istekleri önemsizleştirilmiş ve üstesinden gelinmesi ve saklanması gereken bir noksanlık olarak işlenmiş.Bu küçük burjuva hayatı eleştirisi çerçevesi okuyucuya ilk kez, Turgut Özben’in salon-salamanjesi, büfesi ve gardrobuyla evini tariflerken kullandığı “Evinizde Türkçe bir şey kalmamıştı.” cümlesi anlatılıyor. Fakat bu makyajın, insanın özünü ve duygusunu saklayamayacığına problemi ve saklamaması gerektiği inancını sık sık tekrarlıyor yazar. Örneğin, bir çirkinliği yok etmeye gelen hayali kalabalık için diyor ki:

“Peki insan? İnsan ne olacak? Onu kim değiştirecek? Değiştirmek ne kelime? Şu, divandan kolu sarkan orospunun kırmızı boyalı kırık tırnağının bir parçasını dahi taklit etmek kimin haddine?Bütün o gözboyayıcı kalabalığınızla onun tırnağının ucu olmazsınız yeniden yapamazsınız o parçayı.” sayfa 272

Zaten doğası itibariyle yalpalayan insanın, kollektif yaşamın yüzyıllardır ördüğü duvarların en son ve en modernine sıkışınca tutunamaya başlayışının altını çiziyor yazar. Söz kalabalığına da gerek yok, Atay insanı anlatıyor, yeni bir şey yapmıyor yani, sadece daha iyi yapıyor.

“Büyük ve güzel şeylerin dışarı çıkmasına izin vermiyor. Korkuyoruz. Düşünmekten ve sevmekten korkuyoruz.İnsana benzetirsek, onlara acımaktan korkuyoruz.” sayfa, 453

Kitap fikrimce hiç akıcı değil, ilginç başlıyor, Turgut’la tanışmamızla birlikte iyice dağılıyor, Selim’in ışık olduğunu anlamak bile biraz vakit alıyor, öyle anlatılmış çünkü, dümdüz yazılmamış. Kişinin düşünce hızına ayak uydurur gibi, bu sebeple de, o güne kadarki (hala baskın olarak devam etmekte olan) giriş-gelişme-sonuç kurgusunu yerle bir etmiş, parçalara ayrılan, bütünlede bile yer yer paramparça olan bir aklın eseri… Hiç noktalama işareti kullanılmadan yazılmış sayfalar ise ayrı bir konu, sadece dikkat çekmek adına değil, o aşkı, aşk demeden başka türlü nasıl anlatılırdı bilememesindendir belki yazarın. Kelime üretme, Türkçe’yi gerek dilbilgisi gerekse derin anlam aktarma açısından kullanmada ise okuduğum en zengin eser diyebilirim.

Turgut, Selim’in geride kalan yaşamının izlerini topluyor. Kendi yaşamının anlamsızlığını, başkasının bu anlamsızlığa nasıl ve neden son verdiğini anlamaya çalışarak çözmeye çalışıyor. Turgut, Selim olmasa olmayacak bir karakter gibi. Çünkü, Selim tutunamadığı ve elleri kaydığı için Turgut ayılıyor. Selim yaşam hastalığından müzdarip herkesten farklı olarak, hastalığının belirtilerine kafa yormaya ve sorgulamaya başlıyor, normallik kavramını anlamadığını, mutsuzluğunu, herkesi mutlu ve memnun etmek isterken bunun ne kadar imkansız oldugunu ve boylece her şeyin bir kat daha yerle bir oluşuna dayanamıyor… Bu son kısım için binlerce kelime yazılır; ama yetmez, ben en iyisi kalkışmayayım…

Kendime dair bulduğum cok yer oldu ama geçiştirmeli şimdilik, bir not şu cümle olabilir:

“Oysa bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın.” sayfa 321

.. ben hiç kaçırmam mesela 🙂

Oğuz Atay, 1972’nin eylülünde diyor ki:

“…insanlara, özellikle tutunamayanlara saygım büyük olduğu için, acıyorum onlara.”

Processed with VSCOcam with t1 preset

“Yağmurlu havalarda ayakkabı boyacıları vapura binmiyor; herkes işini biliyor bizden başka.Ben bütün insanalra hayranım Olric.”

“Aşktan, üzüntüden bahsedebileceğim, aptal insanlar arıyorum.”

“Kimse karşısındakinin parçalanışını görmek istemiyor.”

“Hürriyet tarifiniz nasıl? Sizinki de başkasının hürriyetinin başladığı yerde mi bitiyor? Hayır, yok böyle bir şey. Herkes, başkalarını rahatsız etmekte hürdür.”

“Bütün otların adı ezberlenirdi, ay doğarken iç çekilirdi, duvarın üstündeki kedi okşanırdı (bu sırada yüze en canım ifade verilirdi) ; benim değişme gücüme kimse inanmadı. Sonunda ben de inanmadım.”

“Hayat, düşünceleri tutan bir hapishanedir. İnsan can sıkıcı bir saç demetidir.”

“-Affedersiniz ne yapıyorsunuz orada? /-Sıkılıyoruz.”

“İnsanlar kendi söyledikleriyle ilgilidir çoğu zaman.”

“İnsan kendini beğenmeden yaşayamaz. Kendini beğenirse, diğer insanlar onun hayatını cehenneme çevirmeden yaşayamaz. O yüzden insan hem kendini beğenmeli, hem beğenmemelidir.”

“…çünkü öğrenmiştim en çok bağıranın en iyi şiir okumuş sayıldığını.”

“bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse, bu temel ilke ancak şu olabilir: kendini çözemeyen kişi kendi dışında hiçbir sorunu çözemez.”

“Bir dostun varlığı güzel bir şeydir; fakat bir dosta ihtiyaç duymadan yaşayabilmektir önemli olan.”

“Şu an sana güzel bir söz söyleyebilmek için on bin kitap okumuş olmayı isterdim.” s.113

“Çirkinlik ne kadar kolay!”

“Ulan biz herkesten başkaydık be! Bizde hayal gücü vardı, bizde soyutlama gücü vardı.”

“…insan için ne kadar zordu. dEğişmek, kendine yabacılaşmak demekti.”

“Yok olamaz insan! Hareketleri, gülüşü, birlikte yaptıklarınız, nereye gitti hepsi?”

“Neden birlikte yaşıyoruz? Bir anlam aramamalı. Anlam kadar insanın hayatını zehir eden bir kavram yoktur.”

“Yalnız kalmaktan da , kalmamaktan da korkuyordu.”

“…bu hayattan istifa ederek başka bir hayatı başka türlü yaşamak istiyorum.”

“Bütünüyle unutulmaya kimsenin gücü yetmiyor. Bir duvarda iki satır yazı, bir albümde soluk bir resim…”

“Bat dünya bat.”

Processed with VSCOcam with t1 preset

* Bu cümleyi gördüm, 724 sayfalık, neredeyse her yerini karaladığım kitaptan belki de hiç unutmayacağım oldu, aklıma Süreya’yı getirdi çünkü:

“Herkes bir şeyler söyledi kendine göre; bir kadın döktüre döktüre susuyordu.”

CaN

“Kendisini anımsayan ve seven kimsecikler yokken o halen mevcut muydu sahi?”

Yine bir Platonov eseri. Bu yazarda beni hüzünlendiren o kadar çok şey var ki, herhalde ondan pek de sorgulamadan elime geçen kitaplarını okumam. Yıllar once tesadüfen kütüphaneden aldığım”çukur” kitabı da beni derinden etkilemişti, “çevengur”u okuduktan sonra öğrenmiştim yazarının kim olduğunu. Kitapları o kadar içten, cümle kurguları o kadar anlamlı ki yer yer romantik bile denebilir. Ama bu romantizm, sosyalizme, Stalin’e, Ekim Devrimi sonrası Rus Edebiyatına karşı duruşunun bir ifade şekli Platonov’un. Stalin döneminde, devrimin sorunlarını dile getirdiği için uzun süre yasaklı kalan yazar, içinin acısını bastıramadan gerçekleri yazma sorumluluğu hissetmiş belki de.

Can, unutulmuşların, artık iş görmeyen kölelerin, eski suçluların, yeri olmayan kadın ve çocukların oluşturduğu, isimsiz bir topluluk, Özbekistan bozkırlarında sabit yeri olmadan dolaşan… Kendisi de bu halktan olan Nazar Cagatayev, Moskova’da eğitim gördükten sonra, babası gibi sevdiği Stalin’in fikirlerini yaymak, sosyalizmi bu kendisini dahi unutmuş toplulukta kurmak için görevlendiriliyor. Buraya kadar her şey sosyalist rejimin lehine, ancak yazar, tek elin ulaşamadığı, yoksulluktan ve açlıktan kırılan bu geniş coğrafyada yaşananları kelimeleriyle beynimize kazıyor.  Kısası, sosyalizm özelinde dahi her hangi bir sistemin, mekanın yapısı, bireyin yaşayış biçimi ve isteklerinden ayrılamayacağını bize bozkırın ortasında açlık ve susuzluk savaşıyla resmediyor.

Sonu sürpriz kalsın da, benim gibi Ankara’nın bozkırına alışamayan ve anlamsız, hatta boş bulan birinin iki kere odaklanması gereken bir durum var kitapta, bir ayrıntı: Platonov’un bozkır coğrafyası tasvirleri. Benim (bizim) boş, çorak, sonsuz olarak gördüğümüz bozkırı orayı mesken bellemişler tanıyor. Bozkırın kendine has bitkileri, sesleri, kokusu var, gecesi başka, zorluğu ise acımasız:

“Annesi gitmişti, bozkırdan hiçbir kokusu, canlı bir sesi olmayan cılız, yabancı bir rüzgar esmekteydi…Doğduğu ve yaşamaya heves ettiği topraklardı önünde uzanan. Çocukluk ülkesi çölün son bulduğu siyah gölgenin içine gömülmüştü, bozkır orada toprağını derin bir cukura bırakıyor, kendi elleriyle mezarını hazırlıyordu adeta ve kuru rüzgarın kemirdiği yassı dağlar o alçak yere siper oluyor, göğün ışığını kesiyor, memleketini sessizlik ve karanlıkla örtüyordu.”

“Bozkırda bir şey kıpırdayıp haykırıyordu arada bir. Ancak yabancı kulaklara sessiz gelebilirdi burası.”

“Perekati-pole diye bilinen pürtüklü avare çalı, rüzgarın yardımına gereksinme duymadan yürüyor, tozlara bulanrak geçiyordu önünden. Toz içindeydi bu çalı, yorgundu, yaşamak için sarfettiği emek ve hareket yüüznden ne bir akrabası , ne bir yakını kalmamıştı. Nazar ona avucuyla dokunmuş ve şöyle demişti:” Seninle geleceğim ben de , yalnızken canım sıkılıyor, benimle ilgili bir şeyler düşün, ben de seni düşünürüm.”

photo 1

“Nedense bütün nesneler kendisini akıllarında tutsun ve sevsin istiyordu.Aslında inanıyor değildi bunun olabileceğine. Çocukluk anılarından bilirdi ki, uzun bir ayrılığın ardından tanıdık bir yeri yeniden görmek tuhaf ve üzücü gelir; yüreğin bağlılığını korumuştur mekana, oysa kıpırtısız nesneler seni unutmuştur, anımsamazlar, yokluğunda hareketli ve mutlu bir hayat yaşamış gibi yabancılarlar seni, duyguların karşılıksız kalır, acınası meçhul bir varlık gibi dikilirsin karşılarında.”

“Müzisyenin kemanı uzaklarda tükenen bir ses gibi donup kalıyordu arada bir.”

“Annesine: “Ben de unutacağım seni, ben de seni sevmiyorum. Küçücük bir insanı doyurmayı beceremiyorsunuz.

“Can. Halkın adı buydu. Ruh ya da hayat anlamında. O halkın, ruhundan ve kadınların, anaların ona bağışladığı tatlı hayatından başka hiçbir şeysi yoktu –  halkın doğuran analardır çünkü.”

“Sovyet iktidarı daima gereksizleri ve unutulmuşları toplar, fazladan bir boğazın hesabını tutmaya gerek duymayan çok çocuklu, dul bir kadın gibi.”

“Çaresizlik, elem ve yokluk insanın en küçük rahnesine kadar sızabilir ve ancak son nefes süpürür onları oradan dışarı.”

“Burda pişmalıktan, anılardan ölürsün.”

“Yaşamak her zaman olanaklı, mutluluksa hemen uzandığı yerdeydi kişinin.”

“Sınıf mücadelesi kölenin içindeki kutsal ruhun altedilmesiyle başlar, efendinin inandığı şeyin , onun ruhu ve tanrısının yerilmesi affedilecek şey değildir, kölenin ruhuysa yalanla, yıkıcı emekle törpülenir durur.”

“Sırf kendini tahayyül ederek yaşayan her insan kısa zamanda ruhunu kemirip bitirir, yoksullukların en kötüsünde tükenir, kederden çıldırarak can verirdi.”

bu da kitaba şarkı: