Teselli Felsefede

‘Hiç kimse buralarda oturup yerleşip oturamayacaksa felsefenin bu tepelerde ne işi var?’

Alain de Botton, doktorasını ‘genele hitap eden kitaplar’ yazmak için bırakmış… İşte ben karşınızda, bu aralar tezim hariç kendi hayatım için okuyabildiğim nadir kitaplardan olan Felsefenin Tesellisi ile  duruyorum. Sanırım genele ya da özele hitap edemeden, sırf kendim için, büyük olasılık kendi karşımda duruyorum.

Doktora sürecinde kendini karşına alıp anlaşabilmen için çok az seçenek var gibi, biri kitap… Ama kitap seçimlerim bile garipleşti son dönemde, sanırım bu kitabı sırf içinde felsefe var diye seçtim, bir nevi vicdan susturucusu. Ya da tesellisi var diye, bilmiyorum.Temel insanlık sıkıntı ve sorunlarını, yüzyıllardır aynı şeyler üzerine düşünmüş ama kimisi de yazar, filozof ve ünlü olmuş önemli kişilerin düşünce ve öğretileriyle normalleştiriyor. Kitapta 6  adet bölüm var, bu bölümler temel gündelik hayat sorunlarına göre ayrılmış ve kimi filozofların öğreti, düşünce ve hayatlarıyla örneklendiriliyor:

14295dbe-38ff-4cb4-bf5c-1dd282535685.jpeg

I. Eğer içinde yaşadığınız toplum tarafından düşünceleriniz kabul görmüyorsa; ama haklı olduğunuza dair inanç ve kanıtlarınız yeterliyse, her ne kadar Sokrates’in baldıran zehrinden içerek ölme sınırında olmasanız bile kurtulmak isteyebilirsiniz. Bunun yolu ise bakış açınızı değiştirerek daha büyük bir zaman ölçeğinde kendinizi yargılamak; belki de kabullenmek . (Sokrat’ın Savunması,Sokrat’ın Ölümü)  Sokrat’ı yargılayıp(220 oya karşı 280 oyla) ölümüne karar veren Atinalılar onun ölümünden sonra bu kararı verenleri suçlayarak şehirden sürmüş ve kentin göbeğine bu kel ve şişman filozofun heykelini dikmişler. Bir şeyi körü körüne savun ve öl değil tabi ki burdaki teselli. Aksine, mantıkla ve inançla takip ettiğin bir dava uğruna suçlanıp ölüme mahkum edilsen bile bu haksız olduğunun bir kanıtı olmayacağını bilmek.

‘Gerçek söz konusu olduğunda sayısal çoğunluk tamamen değersizdir.’ (alalım bakalım Atina’da doğan, küçük ölçekli çoğulcu demokrasi için yapılan bu yorumu…)

Sözün devamı ise daha da vurucu: ‘Çünkü kişinin aslında saygınlıklarından başka hiçbir şeyi olmayan ve nedense birdenbie kendisi aleyhinde ifade verme kararı almış tanıklardan oluşan bir ordu tarafından yenilgiye uğratılması pekala mümkündür.)

‘Tembelliğe meyeden bu at bir at sineğinin varlığıyla hareketlenebilir.’ (Aklıma Žižek’in Trump’ı desteklemesi geldi; bu benzetmeyle sol’a tembel at, Trump’a atsineği mi dedim oldu mu acaba şimdi?) ilgili yazı

II. Bu bölüm parayla, lükse ve bunlarla orantısı hep bir ikilemde kalmış olan mutlulukla ilgili. Mutluluk deyince Epikuros geliyor tabi ki akıllara. Yazar, Epikür’ün düşünce sistemi ve yaşayış biçimini çok güzel özetlemiş. Bu zevk ve mutlulukla hayatı adlandırmış filozof; bugün algılananılan aksine lüks ve aşırıya kaçmakla değil aksine, özgürlük az ve güzel yemek, değerli bir kaç arkadaş ve mütevazı bir hayat sürerek buna inanıyor. Kısacası hayatını basitleştirin ve gerçek kılın ki mutlu olun diyor.

‘Hayatı zevkli kılan şeyler kolay bulunan şeylerdi ve pahalı değillerdi: dostluk, özgürlük ve düşünmek.’

‘Gereksinimlerimiz psikolojik olduğu halde maddi şeylere, nesnelere yönleniyoruz.’

III. Bölüm hayalkırıklığı üzerinde duruyor. Neron tarafından ölüme mahkum edilen Seneca ile ilgili. Beklediklerimiz, düş kurduklarımız ve bunlar olmayınca yaşadığımız öfke ve şok duygusuna karşı Seneca’nın hayatı ve düşüncelerine bakmış Alain de Botton. Değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabullenmekle ilgili olan bu bölüm için en güzel sonuca geleyim:

‘Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun; kendi kendimle dost olmaya başladım.’

‘Dışarıdaki gürültü hiç bitmeyebilir, yeter ki içimizden yükselen sesler bize rahatsızlık vermesin.’

IV. Kendini yetersiz hissetmek ve Montaigne ile ilgili bu bölüm en sevdiklerimden oldu. Akıl ve düşünceyle sürekli ilerleyebileceğimizi ve kendimize güveni güzelleyen külliyat üzerine Montaigne, insanların en basit yetersizliklerine ve zayıflıklarına işaret edip, vasat düzeydeki mantığımız ve tutarsızlığımız ile adeta alay ediyor:

‘En yüce tahtta bile üstüne oturduğumuz kendi kıçımızdır.’

‘Hiç kimse buralarda oturup yerleşip oturamayacaksa felsefenin bu tepelerde ne işi var?’

Montaigne’in eğitim sistemi ile ilgili düşünceleri, 500 yıl sonra bugün bile uygulamayı beceremediğimiz ama bri o kadar da doğru. Ona göre eğitim sistemi bizi bilge değil bilgili bir insan yapmaya çalışıyor. Bilgi ve bilgeliği ayıran düşünür, belleğimiz doldurmak yerine doğru ve yanlışı birbirinden ayırma becerisini öğrenmemiz gerektiğine inanıyor. Şu cümleye bakar mısınız?

‘üniversite rektörlerinden daha bilge ve daha mutlu yüzlerce çiftçi gördüm.’

Yine akademik yazı yazanlara 5 asır önceden bir dip not:

‘Eğer biraz özgüvenim olsaydı, sonucu ne olursa olsun, bir tek kendi sözlerimi söylemek isterdim.’

(Yeni bir şey söylemek alıntı yapmaktan çok daha değerlidir.)

V. Schopenhauer ile ilgili olan ve kırık kalbin tesellisini anlatan bu bölüme oldukça uzak hissettim. Sanırım filozofun nihilist düşüncenin tohumlarını atan düşünce sistemi ve onunla paralel olan sıkıntılı hayatı içimi sıktı, belki de kendisi uzaklardan bana bıyık altından gülüyordur bu sebeple 😉 nitekim okuduğumu anlamaktan öte yaşadım. Kendi dersine 5 öğrenci katılırken, 300 kişiye ders veren Hegel’in felsefesi için’inanılmaz derece itici ve aşırı bir laf kalabalığı’ diye belirtmiş 🙂

Sadece Goehte’nin bu aksi genç için yazdığı ‘Keyif almak istiyorsan hayattan / Değer vermelisin hayata’ dizelerine verdiği cevap:

‘İnsanları oldukları gibi kabullenmek, onları olmadıkları bir kişi gibi görmekten yeğdir.

VI. Son bölümde benim ‘highschool sweetheart’ıma geliyoruz: Nietzsche ve zorluklarla yaşamanın tesellisi. de Botton,çok az filozofun kendini kötü hissetmenin olumlu bir şey olduğunu düşünüyordur diyor. Belki de o yüzden ergenlik zamanlarında anlamlı geliyor Nietzsche. İçki içmeyi sevemeyen, aşık olup karşılık bulamayan, sadelikten öte inzivayı hatırlatan hayatında mutluluğu mutsuzluğun kardeşi görmüştür. Babası bir köy papazı olmasına rağmen dinin tesellilerine büyük bir şüpheyle yaklaşmış.

‘Alman beyni birayla sulanmış.’

‘Avrupa’nın iki güçlü uyuşturucusu: Alkol ve hristiyanlık.’

Kısacası sürekli mutluluk ya da yolun sonunda görülen huzuru aramak yerine bugünün sıkıntı ve umutsuzluklarına sahip çıkmamızı söylüyor Nietzsche, ki böylece daha iyiye erişelim:

‘İnsanlar en kötü hastalıklara, hastalıklarıyla savaşırken kullandıkları yöntemler yüzünden yakalandı. Çare gibi görünen şeyler, uzun vadede, iyileştirmesi gereken hsatlalıkları daha da beter yaptı.’

02819496-bb69-4f36-9683-fbd3e50d2cef.jpeg

Okuması kolay, gayet anlamlı bir bütüne, basit ama derin parçalarla yaklaşan bir kitap Felsefenin Tesellisi. İki günde bitiyor , oldukça akıcı, sadece hali hazırda bahsettiğim filozoflara dair az da olsa bilginiz varsa ara ara sıkıcı gelebiliyor, Porto ve Madrid seyahatlerinde uçakta okuyup bitirdiğim bu kitaptan yine de çok şey öğrendim.

mis şarkı

 

Ölüm Yokmuş

‘İnsan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceğiz’

‘Akıllı görünmeye çalışmaktan yoruldum’ diyen Saramago, ölümün olmadığı bir ülkeye davet ediyor okuyucuyu.  İnsan var olduğundan beri en büyük hayallerinden, arayışlarından birini, ölümsüzlüğü işine aran veren Ölüm’ün hareketlerinin sonucu olarak “hediye ediyor”. Sonrası ölmeyen bir nüfus, bozulan yaşamsal ve yönetimsel dengeler, varlığı sorgulanan dini kurum, sigorta şirketlerinin çırpınışı,hatta en sonunda yine dolup dolaşıp hükümetin daha fazla huzur evi benzeri yerlerin inşaatına varması anlatılıyor… Bu inşaat hikayesi modern hayatla ne kadar ilintili gerçekten, her soruna yeni mekan…

Kitap ‘ertesi gün hiç kimse ölmedi.’ diye başlıyor. İnsanların ilk şaşkınlığı geçince bu durumu birlik, farklılık ve ulus olma fikriyle ilintilendirilip, balkonlarına bayrak asmaya başlıyorlar, bizler yaşamın dostuyuz diye. Aklıma yakın zamanda ülkenin içinden geçtiği süreç ve tarihi rekor kıran bayrak satışları geldi…Üç nokta daha… Tüm bu gündelik kapitalist hayatın karşılaştığı krizleri yine kendi araçlarıyla çözmesi Saramago’nun bu ekonomi politiğine dair olan biraz da iğneli bir dille sunması sunması kitabı oldukça ilgi çekici yapıyor evet.Diyor ki mesela ‘..her millet hakettiği hükümet tarafından yönetilir.’Yorumsuz… Ama benim en sevdiğim yerler başka.

Bunlardan ilki, yazarın ölümün bizzat varlığını  daha doğrusu gerçekliğini sorgulaması. Tüm canlılar için ölüm insanlar için geldiği anlamam mı geliyordu gerçekten?

‘Hayvanları öldüren ölümle yerdeki ottan otuz metre yüksekliğinde bir sequoiandendron giganteum ağacı da dahil olmak üzere bitkileri öldüren ölüm ya da öleceğini bilen bir adamla, bir gün öleceğinin farkında bile olmayan bir atı öldüren ölümler aynı mıydı acaba?’

‘Eskiden ölünebilen zamanlarda, bir kaç kez ölmekte olan insan görmüştüm ama onların ölümünün bir gün benim de elinen öleceğim ölüm olduğunu düşünmemiştim. Çünkü hepinizin ayr bir ölümü var.’

Bu bakış açısının üstüne laf söylenir mi? Ben en iyisi ikinci favori kısma geçeyim:

img_5152

Kitabın yarısından fazlası olan ve bir süre sonra açık söylemek gerekirse sıkıcı olmaya başlayan, ölüm olmazsa kurumlar ne olur anlatısı, Ölümün işin içine girmesiyle yeniden heyecanlanıyor. Ölüm artık somut bir varlık haline bürünmüş, tüm bu yol açtığı durumu yakınen takip etmektedir. Yazdığı bir mektupta der ki:

‘sözcükler çok hareketli varlıklardır, bir günleri bir günlerine uymaz, gölgeler gibi istikrarsızdırlar,bir bakarsınız vardırlar, bir bakarsınız yok olurlar, sabun köpüğü gibidirler, hatta salyangozların nefes alışı gibidirler, hemen hemen hiç duyulmazlar.’

Saramago’nun ölümle ilgili yorumu da ölümü kızdıracak cinsten:

‘ en nihayetinde, ölüm konusunda da tanrı hakkında da anlatılanlar hikayelerden ibarettir, bu anlattığımız da o hikayelerden biridir.’

img_5153

‘Tam da içeceğimi anda geri çekilen su ya da meyvesini koparacağımız anda bizden uzaklaşan ağaç dalı gibi, kendisini huzursuz eden bu gizli anlam’ gibi Ölümün kitapta kadın olarak, hem de güzel ve genç bir kadın olarak tasvirine şaşırdım. Genelde elinde bir tırpanla,sırtında pelerinle gezen karanlık bir adam olarak tasavvur ederdim bana sorsalar ölümü. Bu kitabın tavrı ise, aslında ikinci bir kere düşündüğümde daha dişi bir yakıştırmayı da yapabileceğimi farkettirdi bana rahatsız olmadım değil:)

Kitap bu bölümle sonlanıyor, yine yazarın deha kaleminden dökülen onlarca güçlü cümlelerle:

‘Ümitlerin kaderi, biri yok olduğunda diğerinin ortaya çıkmasıdır. İşte bu yüzden bunca hayal kırıklığına rağmen dünyadan silinip gitmemişlerdir.’

Sonu söylenmez tabi kitapların ama şu kadarını belirteyim, ölüm bile müziğe aşık olmuştur.

😉 o zaman  : kitabın müziği

 

Hayat

Processed with VSCO with hb2 preset

‘Doktora tez danışmanım bir gün elinde bir kitapla çıkageldi. Dedi ki ‘sana getirdim, tezin için.’ Buraya kadar her şey normal. Elinde, Varlık Yayınları’nın 1959 baskısı ‘Hayat Yollarında’ adlı Panait Istrati kitabını tutuyor olmasının dışında.

Hocamın, bana bu kitabın içinde tezimle ilgili bir şey bulabileceğimi söylemesinin sebebi yazarın o hiç bir coğrafyaya sığamamış ama bir o kadar da dolu hayatı mı, yalnızlıktan intihar etmeyi denemesi mi (umarım bu değildir:) yoksa sırf baksana hayat ne kadar çetrefilli, tezini o kadar da önemseme tavsiyesi mi.

Sanırım hepsinden öte, kendisi bana ‘edebiyata devam’ dedi, galiba sadece akademik yayın okuduğumu düşünüyor:)

öyle ya da böyle beni çok içten bir yazar ve hikayeyle tanıştırdı, sağolsun.

Processed with VSCO with hb1 preset

‘Ama can ciğer dost kalarak, dostluğa büyük değer vererek bir yandan da ne cinayetler işleriz biz.’

‘Orada, ayaklarımın dibinde boşluk, kalbimde boşluk, taş kesilerek kalakalmış,bu yüzen mezarlığı seyrediyordum’ ( Tuna nehrinde yüzen buz kalıplarını anlatırken…)

‘Bir bavulun ilk yola çıkarken hıçkıran bir annenin nasırlı elleriyle hazırlanmışsa ne kadar gam yüklü olabileceğinden….’

‘bir daha görmiyesiye yanından ayrıldığın zaman ruhunda meydana gelen o dipsiz boşluktan ne anlar alem?’

‘Ağlamak geliyor içimden. Dostum uzaktadır. Anacığım uzakta. Ne işim vardı benim buralarda? Mütevazı fakat temiz, rahat yuvamızını düşünüyorum. Hemen hepsi evlenmiş olan arkadaşlarımı düşünüyorum. Neden onlar gibi, herkes gibi olamıyorum? Neden uğramışım bu lanete ben? Memleketimde yabancılar bile yerleşip keyiflerine bakarken beni böyle durmadan diyar diyar dolaşmaya sevkeden ne? Nedir istediğim? Neyin peşinden koşuyorum?

Yalnızım.’

yazarken çaldı, bence tesadüf değil🙂

 

 

 

Yol

Bu kitap diğerlerine benzemiyor. Bir can arkadaşın kaleminden çıkma, her adımını bildiğim bir alan çalışması, sonrası yoğun emekler ve o emeklerin karşılığı olan bir ödül sonrası yazılan bir kitap bu.

‘Tarihi Yoldan Kültürel Rotaya’  şehirciler, koruma çalışan ilgililer ve bunun ötesinde de mekanı tarihi ve kültürüyle içine sindire sindire okumak isteyecekler için harika bir kaynak!

Eline sağlık ikiz!

Processed with VSCO with hb2 preset

Bilinmeyen Adayı Bilmek

Araya Belçika, Brezilya, bir kaç Portekiz, sonra yine çok çok Türkiye, sonunda Ankara, bir çok küçük öykü kitabı, bir kaç kentsel okuma, bir de muhteşem ‘The Neighborhood (Gonçalo M. Tavares)’  kitabı girdi, yazmamışım.

Başlamadan yazayım, ben çizimli kitap hastasıyım sanırım; büyüklere çizimler…

Saramago’nun büyüklere küçük, küçüklere büyük dünya sunan Bilinmeyen Adanın Öyküsü beni oturttu bilgisayar başına tekrar. Canım öğrencim ve arkadaşımın çok tatlı hediyelerinden biriydi, sarı da kapaklıydı yine Kırmızı Kedi Yayınevi baskısı olması sebebiyle, açtım bir pazar sabahı, kapatmadan bitirdim, umut doldum.

‘Aklını yitirmiş bu’ dedirtebileceğimiz bir amacımız ya da hayalimiz olsa da kralı kapısına dayansak, sesimizi duyurana kadar o kapıda yatıp kalksak, sonra sırf bilinmeyen adayı bulmak sonucu için değil, amacı ve yolculuğu için adım adım ilerlesek, yolculuğa baksak, belki o zaman biz de deriz o deneyimsiz denizci gibi :

‘…mühim olan varış değil gidiştir mi demek istiyorsun yani , kim olduğunu bilmiyorsan kendin olabilmen mümkün değildir.’

Bir de kitap aldıkça alan, en çok istediği şey eline geçtikten 24 saat sonra daha iyisini gören bizim kuşağa ve arkamızdan gelen diğer kuşaklara söylenebilecek bir şeyler var kitapta:

‘Beğenmek, sahip olmanın en iyi şekli, sahip olmaksa beğenmenin en kötü şekli olsa gerek.’

Bilinmeyen Ada’yı arayacak olan teknenin adını Bilinmeyen Ada koyan adamın öyküsü şöyle bitiyor:
‘Öğlene doğru bilinmeyen ada (tekne) nihayet denize açılmış, kendini aramak amacıyla.’

Okuyun bu kitabı, hem kendinize hem de varsa ya da olacak olan çocuklara, çocuklarınıza… Tüm benlik keşfi yolculuğuna çıkacaklara iyi yolculuklar:

‘…ama ben bilinmeyen adayı bulmak istiyorum, o adaya ayak basmak istiyorum, o adaya ayak bastığımda kim olduğumu öğrenmek istiyorum. Bilmiyor musun ki , kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin….’

Processed with VSCO with f2 preset

‘…işte kader hep böyle davranır bizlere, hemen arkamızdadır, omzumuza dokunmak için elini çoktan ileri doğru uzatmıştır, bizlerse hala, geçti gitti, gösteri bitti, yine aynı hikaye, diye homurdanıp dururuz.’

‘Ben hep denizciliğin sadece iki ustadan öğrenilebileceğini düşünmüşümdür, birincisi deniz, ikinicisi de tekne. Peki ya gökyüzü? Gökyüzünü unuttun, Evet, tabii, bir de gökyüzü, Rüzgarlar bulutlar, Gökyüzü, evet, Gökyüzü.’
Processed with VSCO with hb2 preset

‘… rüya hünerli bir sihirbazdır, varlıkların boyutlarını ve birbirlerine olan uzaklıklarını değiştirir, yan yana uyuyan kişileri ayırır, birbirine uzaktaki kişileri kavuşturur.’

Canım Saramago,  kaleminden damlayan her kelimenin derinlikleriyle yüzeyini nasıl da kaynaştırıyorsun.

‘felsefe işlerini kralın alimine bırakalım, neticede onun işi bu, şimdi karnımızı doyurmaya bakalım.’

yolculuğun müziği ise burda 🙂

Kayıp Su’yun İzinde

‘….
Ah sudur, ne yandan baksam sudur
Suyun imgesi sudur.’

Edip Cansever

 

Adında hem kara hem deniz olan kent…

Bozkırın sarısında, karın beyazında maviye özlem duymaktan kendini yemiş bitirmiş olan kent. Adına çapa(ankyra, ankura,anchor)  diyen suları çoktan tarihe gömülmüş olan gri kent.

Devlet dairelerinin bıkkın yüzü, memurların hızlı ve umutsuz adımları nice roman, şiir ve filme konu olmuş olan, her yerini konut basmış solgun kent.

Solgun biliyoruz bugün onu ama kentin sokaklarının, mahallerinin isimlerinden bellidir ki eskiden ince ince akan suları, bu suların kenarında kavakları, kavakların üzerinde bülbülleri varmış.

Nerede şimdi o mavili renklerin, sesin, soluğun Ankara?

asideremavimavi1başlık_kayıp suyun izindeTunus ve Kennedy Caddesi Keisişimindeki metruk Bina Duvarı ve Kayıp Su_2

Ankara’nın 1940’lı yıllara ait haritasında İncesu deresi, Ankara Çayı ve Kavaklıdere kendilerine ait narin bir yeşilin içinden giriyor kentin yeni planlanan ve hızlıca yapılaşan fiziksel dokusuna. Biraz çekingen, biraz uzaktan olan bu yakınlaşma çok fazla değil yirmi yıl içinde grinin yeşi üzerindeki amansız haklimiyetiyle sonlanıyor. Bugün dereler cadde, çaylar sokak, sular yol olmuş, kentliyi belki de en güzel renklerden mahrum bırakıyor.

Kavaklıdere ise içindeki ağacın ve suyun varlığına inat, sadece bir mahal ismi bugün Ankara’da. Seymenler Parkı’nda menfeze alınmış olan ama yer yer fısıldayarak da olsa yer yer duyulabilen şırıltısıyla “Ben buradayım” diyor, Kuğulu Park’ta kendini göstererek eski yoluna devam ediyor. Tek farkla, bugün derenin yatağı Tunus Caddesi olmuş durumda.

Evet, Kavaklıdere de 1960’lı yıllarda yer altına alınıyor, üzeri kapatılıyor ve yol yapılıyor. Bugün, 50 yıl sonra üzerine basan milyonlarca ayaktan ve araba lastiğinden sonra tam da unutulmuşken izini aramak gerek diyorum bu suyun. Yitip gitmedi çünkü Kavaklıdere, Ankara’nın diğer suları da. Gizlendiler ama yitip gitmediler.

1920’li yılların sonu – Avusturya Büyükelçiliği ve Kavak Ağaçları (Mehmet Akan Arşivi, Tamur (2012)

1920’li yılların sonu – Avusturya Büyükelçiliği ve Kavak Ağaçları (Mehmet Akan Arşivi, Tamur (2012)

1936, 1942 ve  1952 yıllara ait hava fotograflarından izi algılanan dere 1966 yılı hava fotografınfa yapılaşan çevresine yenik düşmüş görünüyor. Salt bir harita çakıştırma çalışmasıyla bugünkü yeri tekrar pekiştirlen nehir için ne yapmalı diye tekrar düşünüyorum.

 Mavi kalem, mavi boya, mavi renk var aklımda bir de suyun kıvrımlarını yakalama derdi. Kentin belleğinin bir parçasını, geçmişinden bugününe nasıl getirmeli? Ayaklarımızın altındaki ezilmiş betonun da altında yatan canı nası hatırlatmalı insanlara?

Soru çok da basit aslında, biliyoruz Ankara’da deniz yok da, Ankara’nın dereleri nerede?

Sonuç , 30 metre mavi bir kumaş, Kennedy Caddesi ile Tunus Caddesi’nin kesişimindeki metruk binanın, içeriye kimse girmesin diye geçen sene hızlıca örülen duvarı. Biraz çivi, biraz ip bolca da çekiç. Sonunda suya ağıt olan basit bir kaç malzeme.

Kentler gelişir, değişir, doğa değişir, yok olur, yeniden doğar. Dün dere olan yer bugün yol olabilir. Dün yol olan da bugün dere.

AsiKeçi Etkinlik Sayfası İçin: http://www.asikeci.com/#!blank/alqtp

DSC_0146

Kaynaklar:

Tamur, E. (2012), Suda Suretimiz Çıkıyor: Ankara Dereleri Üzerine Tarihi ve Güncel bilgiler, Kebikeç Yayınları, Ankara

http://www.midafternoonmap.com/2014/01/amazing-ankara.html

ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Harita ve Plan Belgeleme Birimi

 

Tembellik Hakkı

‘…Bu delilik çalışma aşkıdır.’

Paul Lafargue kitabının yanına bir bardak kahvemi koyup “oh bak tembellik yapıyorum işte, kitapta da dediği gibi” yorumladığımı düşünse kahrından bir daha intihar ederdi sanki. Ama hayır sayın Lafargue, sakin, Marx’ın damadı olmanız ve 70 yaşında kızı Laura ile birlikte intihar etmiş olmanızın getirdiği tanınırlığın ötesindeki mücadelenize saygım artacak kadar iyi anladım derdinizi.

İşçi sınıfının çalışma sevdasına eleştiri ve bir “silkinme” çağrısı olan kitap, makineleşmenin kır ve kentte iyice görünür olduğu 19. yy sonlarında, makinenin insanın hizmetkarı olması gerekirken, işçilerin de makineleşmesine olan öfkenin özeti niteliğinde. Yazara göre işçi adeta makineyle yarış ediyor, emeğini satarak kendisini değersizleştirerek, kapitalist ahlakla mücadelesine yenik başlıyor.

Çalışma “ahlakı”, “sevgisi” ya da “zorunluluğunu” dönemsel koşullar, kapitalist düzen ve sınıfsal ilişkiler üzerinden yaptığı Marksist okumayla yorumluyor, çalışmayı sefalet getiren bir delilik olarak tanımlıyor Lafargue. Köylü ve küçük burjuvanın çalışma sevdalısı olduğunu, makineyle yarısır halde durmaksızın, aç karna ve yaşamdan yoksun bir hayat uğruna çalışan işçi sınıfının da emeğini satan modern köle olduğunu oldukça kızgın, ama biraz da kırgın bir dille haykırıyor.

Sanki Lafargue “Workers of the world, give a break” demeye çalışıyor.

‘Üretkenlik yoksullaştırıyor onları.’

‘Her türlü bireysel ve toplumsal sefalet proletaryanın çalışma tutkusundan doğdu.’

Toprağa bağlı, kendine yeten kadar üreten emekçiye en büyük darbenin fabrikada çalışma şartlarıyla yapıldığını söylüyen Lafargue, ulusların zenginleşmesi için tembelliğin kökünün kurutulması gerektiği çığırtkanlığı yapan sermaye sahiplerine ve iktisatçılara yine başka iktisatçıların ve sermaye sahiplerinin görüşleriyle cevap veriyor. “Yoksul uluslar, halkın rahat ettiği uluslardır, zengin uluslarda ise halk genelde yoksuldur” diyen Tracy ve “Haftanın bir günü tatil olan fabrikalarda daha düşük bir üretkenlik görülmemektedir” diyen Belçikalı bir sermaye sahibi gibi…

Processed with VSCOcam with hb1 preset

Çalışma saatlerinin kısalması ve tatil günlerinin artması aslında işçinin kazancı mıdır peki? Başta İngiltere olmak üzere, bu tür “esnekliklere” açık olan ülkelerin derdi süphesiz ki birincil olarak emekçiler değil verimliliktir. Ürüne doymayan fabrikatör elindeki malları satmak adına yeni bir tüketici sınıf ve yeni coğrafyalara arayışa çıkacaktır, ki çıkmıştır da…

Lafargue bugün yaşıyor olsa, canım beyaz yakalıya, hatta daha da özelleştireyim “çok çalışıyorum ben ya” diye toplumda bir üst seviyeye anlık çıkışlar yakalamaya çalışan plaza müdürüne hatta kimi akademisyenlere ne derdi acaba, şunu mu:

‘Tembellik edelim her konuda; sevmek, içki içmek, bir de tembellik hariç.’

Ben de ediyorum tembellik sayın Lafargue, en çok çalıştı(rıldı)ğım anlarda bile zihnimde tembellik ediyorum, kolgücüm çalışıyor olsa da zihingücüm uzak ülkelerin birinde nehir kıyısında oturup kıpırtısız suya eriştiriyor beni. Üretmemek değil, sermaye için üretmek ve araca amaç muammelesi yapmaktı belki serzenişte bulunduğunuz, ondan kurtulmaya sanırım zihnim(iz) de yetmiyor…